İçeriğe geç
29 Ekim 2026, Perşembe22° Malta, BulutluEuro/TL 55,55 düşüş %0,02Dolar/TL 49,83Euro/Dolar 1,11Gram altın 6.446,30 TL düşüş %1,08

M’aħniex weħidna, Yalnız Değiliz: Akdeniz’in Ortasında Atatürk’ü Selamlamak

M’aħniex weħidna, Yalnız Değiliz: Akdeniz’in Ortasında Atatürk’ü Selamlamak

Bugün 29 Ekim.

Mustafa Kemal Paşa hükümetinin Türkiye’de yaptığı büyük değişiklikleri herkes bilir, diyor Maltalı yazar. Herkes!

Malta’da Türk’ün izini sürerken Atatürk’le karşılaştım. Bir heykelin önünde değil; Malta’da yayımlanmış eski bir derginin ilk sayfasında. Ekim 1934. Leħen il-Malti (lehen il malti), yani Maltacanın Sesi. Kırk dördüncü sayı.

Başlık kısacık:

M’aħniex weħidna. (mahnîş wehidna)

Yalnız değiliz.

Akdeniz’in kalbinde, sarı kireçtaşından örülmüş serin Malta sokaklarında yüzyıllar boyunca bir korku dolaştı. Gozo’da anneler çocuklarını kuyulardan, mahzenlerden uzak tutmak için hep aynı sözü söyledi: jiġi Tork għalik! (yici tork âlik) Türk gelir, seni kapar! Tork ufukta beliren kadırgaydı, fırtınaydı, bilinmezliğin ta kendisiydi.

Sonra rüzgâr döndü. O sayfada karşıma surlara dayanan korkulan düşman çıkmadı. Ufukta aydınlanma ateşi yakan sarı saçlı bir devrimci çıktı.

1930’ların başı Maltaca için sancılı yıllardı. Ada İngiliz yönetimindeydi, mahkemenin ve üniversitenin dili yüzyıllardır İtalyancaydı. Balıkçının, çiftçinin konuştuğu Sami kökenli güzelim Maltaca ise kapının önünde bekliyordu. Malta Üniversitesi’nde bir avuç genç, Għaqda tal-Malti’nin (â’da tal malti), yani Maltaca Derneği’nin öğrencileri, bu dili zenginleştirmek istiyordu. Kitaplara gömülmüş eski kelimeleri uyandıracak, dilin kendi köklerinden yenilerini türeteceklerdi. Gereksiz yabancı kelimelere de yol görünecekti. Destek verenler oldu, alay edip ayaklarına dolananlar da.

İnsan bazen yaptığı işe inanır ama yorulur. Anlatmaktan, savunmaktan, aynı itirazların karşısında tekrar tekrar durmaktan yorulur. Bir ayna arar. O gençler başlarını doğuya çevirdi ve ilk sayfaya şu cümleyi yazdı:

Imma m’aħniex weħidna. Poplu ieħor, akbar u aqwa minna… (imma mahnîş wehidna. poplu îhor, akbar u a’wa minna)

“Ama yalnız değiliz. Bizden büyük, bizden güçlü başka bir halk, kendi dili için bizim kendi dilimiz için yaptığımızı yapıyor.”

O halk biziz.

Jaf kulħadd bi t-tibdiliet kbar li… daħħal fit-Turkija l-Gvern ta’ Mustafa Kemal Baxa. (yaf kulhadd bittibdilît kbar li… dahhal fitturkiya lgvern ta mustafa kemal başa) Mustafa Kemal Paşa hükümetinin Türkiye’de yaptığı büyük değişiklikleri herkes bilir, diyor Maltalı yazar. Herkes!

Bir yıl önce, 29 Ekim 1933’te, Cumhuriyet’in onuncu yılında Gazi milletine seslenmişti: “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.” Bir yıl sonra Akdeniz’in ortasında, İngiliz bayrağının dalgalandığı bir adada bir öğrenci dergisi bunu kendi dilinde doğruluyordu. Okuyunca göğsüm kabardı, saklamayacağım.

Yazı bize kendi hikâyemizi başka bir dilde anlatıyor. Yıllar içinde Türkçenin başına da Maltacanınki gelmiş, Arapça ve Farsça kelimelerle dolmuş. Osmanlı yazarları Fars şairlerine kapılmış, büyülenmiş. Sonra o eşsiz satır geliyor: il-lsien Tork inħeba taħt kisja ta’ kliem barrani. (illsîn tork inheba taht kisya ta klîm barrani) Türkçe, yabancı kelimelerden bir örtünün altına saklanmış. Başkasının paltosunu giymiş bir dil düşünün; kolları parmaklarını örtmüş, yakası kulaklarına kadar çıkmış, içindeki insan görünmüyor.

Yeni Türkiye o paltoyu çıkarıp atmaya karar vermişti. Maltalı yazar anlatıyor: iki yıl önce büyük bir toplantı yapılmış, bir komisyon seçilmiş. O toplantıyı biz biliyoruz. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda Birinci Türk Dili Kurultayı açıldı, Gazi oturumları izledi; o gün bugündür 26 Eylül Dil Bayramı’dır. Ardından illerde valiler, ilçelerde kaymakamlar kolları sıvadı, halkın ağzındaki kelime toplandı. Fil-bliet u fl-irħula u f’kotba qodma (fil blît u flirhula u fkotba ‘odma), diyor Maltalı yazar: şehirlerde, köylerde, eski kitaplarda. Ve toplanan kelimeleri tarif ederken öyle bir söz kullanıyor ki insanın nefesi kesiliyor:

aktar minn elf kelma, torok minn ruħhom… (aktar minn elf kelma, torok minn ruhhom)

Bin kelimeden fazla, özünden Türk. Kelimesi kelimesine: ruhundan Türk kelimeler.

Yüzyıllarca bu adada korkuyla anılan Torok kelimesi, bu satırda bir şeyin sahici, katışıksız, öz olduğunu söylemek için kullanılıyor. Okuyunca durdum, bir daha okudum.

Maltalı gençlere güç veren de buydu: aħna l-lum inħossuna aktar qawwijin fil-fehmiet tagħna. (ahna llum inhossuna aktar ‘awwiyin fil fehmît tâna) “Bugün görüşlerimizde kendimizi daha güçlü hissediyoruz.” Türkiye’ye bakıp “biz de yapabiliriz” demişlerdi. Ama hakkını da verelim, onlar bu yola bizden önce çıkmıştı; Maltacanın Latin harfli yazımı 1924’te kurala bağlanmıştı. Bunu da tatlı bir gururla not ediyorlar: ilna li bdejna (ilna li bdeyna), biz çoktan başlamıştık. Türkiye’den doğmuş bir hareket değildi bu. Kendi yolunda yürüyen insanlar, başka bir ülkede gördükleri emekten güç alıyordu. Bana en yakın gelen de bu.

Maltalı yazar il-Gvern (il gvern) diyor, hükümet. Bizim için o hükümetin bir adı, bir yüzü vardı.

Çanakkale’de bir tümen komutanıydı. Sakarya’dan sonra Meclis ona Mareşal rütbesini ve Gazi unvanını verdi. Büyük Taarruz’da Başkomutandı; ordularına ilk hedef olarak Akdeniz’i gösterdi. Cumhuriyet’i kurdu, ilk Cumhurbaşkanı oldu. Kılıçla kazanılan zaferi harflerle, kelimelerle, bilimle taçlandırmak için yola çıktı. 1928 yazında Gülhane’de halka döndü: “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz.” Eline tebeşiri aldı, kara tahtanın önüne geçti, şehir şehir dolaşıp harfleri kendisi öğretti; Başöğretmen dedik ona. 1930’da bir kitabın sayfasına kendi eliyle yazdı: “Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.” Ömrünün son kışlarından birinde Dolmabahçe’de oturup bir geometri kitabı yazdı. Zaviye gitti, açı geldi. Müselles’in yerine üçgen oturdu. Bugün yedi yaşında bir çocuk defterine üçgen çizerken o kıştan kalma bir kelimeyi söylüyor.

Çanakkale’nin komutanı, Sakarya’nın Mareşali, Cumhuriyet’in kurucusu, Gülhane’nin Başöğretmeni, Dolmabahçe’nin matematikçisi. Ulu Önder, Başbuğ, bilge, dahi. Bizim Atatürk’ümüz.

Ordularına Akdeniz’i göstermişti. On iki yıl sonra fikirleri Akdeniz’in tam ortasına, bir ada üniversitesinde çıkan derginin ilk sayfasına varmıştı.

Akdeniz’e ulaşan ordulardan iki ay sonra bu adaya başka bir yolcu gelmişti. Saltanatın son padişahı Vahdettin, Kasım 1922’de bir İngiliz savaş gemisine sığınıp İstanbul’dan ayrıldığında ilk durağı Malta oldu; burada otuz yedi gün kaldı. On iki yıl sonra aynı adanın gençleri, saltanatın yerine kurulan Cumhuriyet’in dil devrimine hayranlıkla bakıyordu.

Ekim 1934’te Cumhuriyet on bir yaşına basıyordu. Küllerinden doğmuş bir ülke, on bir yılda başka bir halka “yalnız değiliz” dedirtecek kadar büyümüştü. 1934 nasıl bir yıldı, bir düşünün. Haziranda Soyadı Kanunu çıktı. Ağustosta İkinci Türk Dili Kurultayı toplandı. Ekimde Malta’da bu yazı yayımlandı. 24 Kasım’da Meclis, Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi; birkaç gün içinde paşa, bey, efendi unvanları kaldırıldı.

Maltalı yazar ona hâlâ Mustafa Kemal Baxa (mustafa kemal başa) diyor; Baxa, Maltaca harflerle Paşa. Malta’daki öğrenciler onu paşalığının son ayında selamlamış, hem de kalemi kılıçtan keskin bir dil devrimcisi olarak. Bir ay sonra yazsalar Atatürk diyeceklerdi.

Yıl bitmemişti daha. 5 Aralık 1934’te Türk kadını milletvekili seçme ve seçilme hakkını aldı. Fransız kadını bu hakka on yıl sonra kavuşacaktı. 1935 seçimlerinde Meclis’e on sekiz kadın milletvekili girdi. Aynı 1934’te Malta’da da İtalyanca resmî dil olmaktan çıktı, yerini Maltaca aldı. O gençlerin dili ilk kez devletin dili oluyordu.

29 Ekim’de Atatürk’ü düşünürken benim aklıma hep mesafeler geliyor. Bir insanın ömrüne sığanlarla, o ömrün ardından yaşamaya devam edenler arasındaki mesafe. Ankara’da alınan bir kararın hiç tanımadığı bir insanın hayatına kadar gidişi. Bir çocuğun okuyabildiği ilk cümle. Bir kadının kendi geleceği hakkında söz söylemesi. Dünyanın başka bir köşesinde, kendi dilini savunan birinin Türkiye’ye bakıp cesaret bulması.

Cumhuriyet kelimesini söylerken böyle bir hayatı kastediyorum. Kendi aklına başvurabildiğin, soru sorabildiğin, sözünün bir karşılığı olduğuna inandığın bir hayat. Memleketin geleceğinden bahsederken kendini cümlenin dışında bırakmadığın bir hayat.

Memleketten uzakta yaşadıkça bazı kelimeler insanın içinde daha çok yer kaplıyor. Cumhuriyet onlardan biri.

Hikâye 1934’te de bitmiyor. 2008’de Maltaca Ulusal Dil Konseyi’nin yayımladığı bir tartışma derlemesinde Anton Agius Muscat, Maltacanın ihtiyaçlarını konuşurken yine Türkçeye bakılmasını öneriyor, yine Atatürk’ün adını anıyor. Konsey’in resmî görüşü değil, bir yazarın sesi. Ama aradan yetmiş dört yıl geçmiş ve bu adada biri hâlâ aynı yöne bakıyor.

Benim de 29 Ekim’le küçük, özel bir hesabım var. 29 Ekim 2023’te, Cumhuriyet yüzüncü yaşını doldurduğu o büyük günde, eşimle evlilik kararımız yeşerdi. Apar topar işlemlere başladık; 2023 bitmeden, Cumhuriyet’in yüzüncü yılında evlenmek istiyorduk. Kendi hayatımız Cumhuriyet kadar güzel, köklü, aydınlık ve uzun olsun diye. 1934’te on bir yaşındaki Cumhuriyet bir avuç Maltalı öğrenciye cesaret vermişti. Yüz yaşındayken de bize bir tarih, bir başlangıç verdi.

O eski derginin sayfasını kapatırken içimden hiç eskimeden, her hecesi daha da güçlenerek geçen bir cümle var:

İyi ki bizim Atatürk’ümüz var.

Ruhun şad olsun Atam.

Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet! Ne mutlu Türk’üm diyene!

Elif Ören Acar
Elif Ören Acar

Malta Haber, Malta'da yaşayan Türkler için Malta, Türkiye ve Avrupa'dan haberleri Türkçe aktarır. Bir hata görürseniz bize yazın.

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Günün Malta haberleri telefonunuzda

Malta Haber WhatsApp Kanalı'na katılın, önemli gelişmeleri ilk siz öğrenin.