21.9 C
Malta
Pazar, Mayıs 19, 2024
spot_img
spot_img

Mesnevi-i Şerif ve İlk Hikâyesi: Padişah ile Cariyesi

Hazreti Mevlânâ’nın hayatının son on beş yılının mahsulü olan Mesnevi’si yüzyıllardır tüm insanlara yol göstermekte, öncülük yapmakta ve kılavuzluk etmektedir. Hazreti Mevlânâ bir eğitim kitabı olarak düşündüğü bu eserinde bilgilendirici ve eğitici bir yolu izlemiştir. Dinî ve tasavvufî bilgileri, yaşadığı yıllara kadar hayatında edindiği tecrübeleri, bilgileri konu alarak, eserinde bizlere komprime bilgiler, hazır tabletler halinde vermiştir.

Mesnevî nazım şeklinin adıyla anılan ve çeşitli sıfatlarla övdüğü bu eseri için Hz. Mevlânâ, Hüsaminame adını da kullanmıştır. Belki de yazılan bir eser dünyada ilk defa bu usulle bir başka şahsa yani Çelebi Hüsameddin’e ithaf edilmiştir.

Divan-ı Kebir adlı eserlerindeki mahlas beyitlerinde, Cenâb-ı Şems-i Tebrizî Hazretlerinin adı zikredilerek ona ithaf etmişlerdir.

Mesnevî’nin ilk 18 beytini Hz Mevlânâ kendi eliyle yazmış sondaki beyitleri ise baştan sona Cenâb-ı Pîr doğaçlama söylemiş, Çelebi Hüsamettin de yazmıştır. Hz Mevlânâ O’nun bu arzusunu ve gayretini eserlerinde övgülerle zikretmiştir.

“Ey Gönüllerin hayatı Hüsameddin!


Nice zamandır altıncı cildin yazılmasına meyil edip durmaktasın.


Hüsaminame, senin gibi bilgisi çok bir erin gayretiyle dünyayı dönüp dolaşmada.


Ey manevi er,


Mesnevi’nin son cildi olan altıncı cildi de sana armağan olarak sunmaktayım.


Bu altı ciltle altı yöne nur saç da çevresini dolanmayan dolansın”
diye buyurmaktadır.

Mesnevi Şerif, altı cilt ve yaklaşık yirmi altı bin beyitten oluşmaktadır. Hz. Mevlânâ ikinci cildin ilk beyitlerinde bu cilde 13 Mayıs 1264 günü, yani vefatlarından dokuz yıl önce, elli yedi yaşında başladığını söylemektedir.

Menakıbü’l-Ârifîn’de Ahmed Eflaki Dede’nin anlattığına göre, yakın arkadaşı Çelebi Hüsameddin, Hz. Mevlânâ’dan eğitici bir eser yazmasını ister. Hz. Mevlânâ da kendi el yazıları ile yazdıkları bir kâğıdı çıkarır. Kâğıtta Mesnevi-i Şerif’in ilk on sekiz beyti yazılıdır. Bundan sonraki beyitleri Hazreti Mevlânâ irticalen, yani doğaçlama, söylemiş ve söylenen beyitler de Çelebi Hüsameddin tarafından yazıya aktarılmıştır.

Mesnevi’nin başta Türkiye’de olmak üzere dünya kütüphanelerinde çok sayıda yazma nüshası bulunmaktadır ve çeşitli baskıları da yapılmaktadır. Farsça metni daha çok Mesnevi-i Manevî adıyla bilinmektedir. 1925 yılında Nicholson Neşri ile bütün dünya İngilizce olarak Mesnevi-i Şerif’i daha yakından tanımıştır.

Mesnevi bir eğitim kitabıdır. Hazreti Mevlânâ da sözleriyle.

“Biz öldükten sonra kitabımız Mesnevi insanları eğitmeye devam edecektir. Bizden sonra Mesnevi şeyhlik edecektir.”

buyurduğu gibi, Mesnevi insanları eğitmek, doğru yola iletmek için yazılmıştır.

Hz. Mevlânâ vermek istediği mesajı, hikâyeler ile anlatarak örneklendirir ve arkasından mesajını verir. O hikayeleri anlatmadaki amaç, söylenmek istenen sözün anlaşılması içindir. Gaye masal anlatmak değildir. O öykülerden ibret almaktır. Bu sebeple Mesnevi, aslan, kurt, karga, tilki masalı değildir.

Mesnevi’ye halk tabakasından biri içindekileri hikâyeleri dinler ve hoşlanır. Hikâye olarak dinler. Okumuş yazmış kesim ise hikâyelerin ifade ettiği hakikatten kendine bir pay çıkarır ve feyz alır. Bu sebeple Mevlevilik ve Mesnevi daima Osmanlı döneminde daima yüksek kültür tabakasındaki insanlar arasında yer etmiştir.

Hazreti Mevlânâ, bir hikaye anlatmaya başlar, ama onu hemen tamamlamaz. Başka fıkralara, oradan da başka hikâyelere geçer. Arada bir bazı hakikatleri ve bilgileri anlatır. Sonra geri dönüp evvelki hikâyeyi bitirir. Bazen de iddialı bir hikâye söyler, iki tarafı da konuşturur. Taraflara fikirleri o kadar kuvvetli delillerle müdafaa ettirir ki hangi tarafın sözü okunsa veya dinlense insan o tarafı haklı görmeye mecbur kalır. Onun için, sadece bir tarafı dinlemekle hüküm vermeye kalkışmamak, Hazreti Mevlânâ’nın bizzat vereceği hükmü beklemek gerekir.

Yeri gelmişken söyleyelim. Mesnevi’de bazı alaycı ve erotik fıkralar da vardır. Bunlar, olayların yalnız dış yüzünü görenler arasında hoş görülmeseler bile, gerçek bilgiye sahip bilge kişiler o hikayelerin gerçek anlamlarını kavrayarak almaları gereken dersi alırlar. Hazreti Pir,

“İnsanlar iki çeşittir; kuyumcu olanlar, çöpçü olanlar. Kuyumcunun gözü altındadır. Altın alır, işler ve daha güzel hale getirir. Çöpçü ise işe yaramaz çöplerle kafasını doldurur.

Sen kendinin ne olduğuna kendin karar ver. Çöpçü müsün, yoksa kuyumcu musun?”

buyurmaktadır. Arkasından ekler Hazreti Mevlânâ,

“Benim söylediğim şiirler beyit değildir. Küçücük bir ev değildir, şiir değildir. Bir mana iklimidir. Hezlim de, alaycı sözlerim de hezil değildir, alay etmek için değildir. Eğitim için, öğretmek için söylenmiş sözlerdir”

sözleri ile bu ifadelerdeki, anlatımlardaki derin söyleyişleri açıklar.

Gelin Mesnevi’nin ilk öyküsü Padişah ve Cariye ile başlayalım.

“Ey dostlar bu hikâyeyi iyi dinleyiniz. Hakikatte bu hikaye bizim yaşadığımız gerçek hayatı anlatmaktadır.”

Hikayede Padişah ruhu, cariye nefse yenik düşen aklı temsil eder.

Cüzi akıl, insanların tecrübe yoluyla, dünyevi işler konusunda bilgi edinmelerini sağlayan insani bir akıldır. Buna Akl-ı Meaş da diyoruz. Yeri gelmişken Hazreti Mevlânâ’nın cüzi akıl hakkında söylediklerine kulak verelim:

“Cüzi akıl dünya ile ilgili sözlerimizde, işlerimizde bize yâr olur. Hâl bahsine gelince lâl olur, hiç olur”

diyor.

Cüzi akıl, asla ilahi sırlara erişemez.

Hikayemizdeki diğer karakterlerden biri de işinin ehli olmayan doktorlardır. Bu doktorlar hastayı iyileştirmekten ziyade, hastayı daha kötü hale getirirler. Bu karakterler halkı aldatan, onları doğru yola iletmesi gerekirken sapıtmalarına sebep olan sahte şeyhleri, sahte din adamlarını temsil eder. Tabib-i İlahi’den kasıt ise insanı doğru yola ileten, işinin ehli olan kâmil insanlardır.

Bir diğer karakterimiz ise Kuyumcu’dur. Kuyumcu nefsi temsil eder.

İnsanın doğru yola erişmesi için nefis duvarını ortadan kaldırması gerekir. Bu hikâye ile ruh aynasının, nefsin kirlettiği paslardan, sıfatlardan temizlenmesi için insanın nasıl hareket etmesi gerektiği açıklanmaktadır.

“Evvel zaman içinde bir Padişah vardı. Vardı ki hem dünya mülkü hem de din mülkü O’nundu.”

Evvel zaman sözünden kasıt, dünyadaki cisim aleminden önceki ruhlar âlemidir. Padişah da söylediğimiz gibi ruhu temsil etmektedir. Ruhun dünya mülküne sahip olmasını şöyle açıklayabiliriz. Ruh, kendisinden çeşitli ilahi hallerin ortaya çıkması için, dünya alemine gelmek üzere, hakkın zatı ile meydana gelmiştir. Böylelikle ruh, dünya mülkünün sahibi yani padişahı olur. Hazreti Mevlânâ bir beytini yorumlu olarak arz edersek:

“Ruh cisimden ve cisim de ruhtan habersizdir. Ruhun bilinçaltında, Allah derdinden, aşkından başkası yoktur.”

buyurmuş olduğundan

“Ruh din mülküne de sahiptir. Dolayısıyla hem dindâr, hem de dünyaya meyilli bir hükümdardır.”

“Günlerden bir gün padişah, kararlaştırmaksızın, karar vermeksizin yakın adamları ile avlanmak için hayvanına binip yola çıktı.”

Bu beyitle ruhun dünya alemine gelişi anlatılmaktadır. Etrafındaki maiyeti ise akıl ve bilgisidir.

“Padişah yolda sevimli bir cariye gördü ve canı o cariyenin Kulu kölesi oldu”

Cariye’den kasıt nefse tabi olan insan aklıdır. Cadde ve yol, ile anlatılmak istenen ise dünyadır. Şah’ın canı ise ruhun iradesidir yani Padişah olan ruh, dünya caddesi üzerinde nefse uyan insan aklını gördü ve ruhun iradesi, insanın iradesine esir oldu.

“Can kuşu beden kafesinde çırpınınca mal, mülk verdi ve o cariyeyi satın aldı.”

Padişahın can kuşu kafeste çırpınmaya başlayınca mal, mülk vererek; para, pul vererek o sevimli cariyeyi satın alır. Maldan murat, maldan kastedilen şey ruhun kendi mucidi olan zat-ı Hakk’a, Cenâb-ı Allah’a olan muhabbetidir.

Şah’ın can kuşundan kastedilen ise ruhun ezelde tayin edilen meyli ve iradesidir. Yani ruh hakkın muhabbetini, nefse tabi olan insan aklıyla kavradı ve o akla sahip oldu.

“Cariyeyi aldı ve onunla saadete edi. Fakat Cariye hiç beklenmedik bir şekilde hastalandı.”

Padişah cariyeyi alıp arzusuna erişti. Ama gel gör ki o sevimli cariye de umulmadık ve beklenmedik bir tarzda -Allah tarafından ezelde tayin edilen ve tespit edilen biçimde- ve zamanda hastalandı.

Ne zaman ki ruh, Hakk’ın kendisine olan muhabbetini, sevgisini pek beğendiği bu dünyaya ait şeylere verdi ve bu dünyaya ait bir takım şeyleri tercih ederek, hoşuna giden şeylere yöneldiği vakit ilahi takdirle imtihan edilir.

İnsan sevdiği şeylerle imtihan edilir, diye bir söz vardır. Kendimden bir örnek vereyim uzağa gitmeyeyim; tatlıyı çok severdim. Allah şeker hastalığını verdi. Bakalım tahammülüm olacak mı, bir isyana tevessül edecek miyim? İşte padişahın çok sevdiği cariyesinin hastalanması da bu kabil şeydendi.

“Birinin merkebi vardı, palanı yoktu. Palanı buldu, lakin merkebi kurt parçaladı”

“Birisinin eşeği varmış ama semeri yokmuş semeri bulmuş bu defa da eşeği kurt kapmış”

“Bir diğerinin de testisi vardı, su bulamıyordu. Suyu bulunca da testisi kırıldı”

Semeri bulunca merkebini kurt parçalayan; su bulunca testisi kırılan kimseler gibi Padişah da cariyeyi aldı ama hastalanması dolayısıyla zevk ü sefasını süremeden, zavallı sevimli cariye hastalandı. Bu durum Ziya Paşa’nın meşhur

“Bî-baht olanın bâğına bir katresi düşmez,


Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan.”

(Gökyüzünden, yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, talihsiz olan kişinin bahçesine bir damlası bile düşmez)
beytini, hatıra getiriyordu

“Padişah sağdan soldan hekimler topladı, ‘ikimizin hayatı da sizin elinizdedir.’ dedi.”

Cariyesinin hastalanması üzerine Padişah, ülkenin her bir tarafından en iyi hekimleri ve doktorları getirtti. Onlara “ikimizin de hayatı sizin elinizde ve maharetinize, ustalığınıza bağlıdır. Ne çare yapacaksınız, göreyim” dedi. Ve arkasından

“Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın cananı odur. Ben dertliyim hastayım, dermanım odur.”

Benim canımın tedavisi kolaydır. O iyileşirse ben de iyi olacağım çünkü ruhumun ruhu odur. Ben dertliyim, hastalığımın, tek çaresi odur.

Yukarıdaki beyitlerde cariye için akıl demiştik. Akıl hasta olursa ruh da sıhhatli karar veremez. İnsan için aklın önemi o kadar büyüktür ki akıl olmazsa edep de ortadan kalkar, din de ortadan kalkar. Aklı olmayan kişi yaptığı hiçbir hareketten sorumlu olmaz. Aklı olmayan kişi dini mesuliyetlerden de sorumlu değildir. Bu sebeple aklın önemi büyüktür.

“Her kim ruhumu yani Mercan ismindeki cariyemi tedavi edecek olursa benim malımı, mülkümü inci ve mercan hazine mi ona vereceğim; lütuf ve ihsanıma erişecektir o kişiler, dedi”

Padişahın bu sözlerine karşılık doktorların ne dediğini bir sonraki yazımızda öğreneceğiz.

Allah’a emanet olunuz.

Son Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz