Arkadaşlar, yarın Cumhuriyet resepsiyonuna gidemiyoruz…
Malta’da geçirdiğim on bir yıl, bana sadece yeni bir coğrafyayı değil, uzaktan bakıldığında vatanın ve ona ait değerlerin ne kadar kıymetli olduğunu da öğretti. Gurbette, köklerinizi temsil eden en güçlü bağ, hiç şüphesiz devletinizin şefkatli ve kapsayıcı yüzüdür. Bu yüzün en parlak şekilde yansıması gereken anlar ise, bizi tebaadan vatandaşa dönüştüren o büyük devrimin, Cumhuriyetimizin kutlandığı günlerdir.
Bir yabancı devletin meclisinde misafir edilip, kendi devletimizin bayramında davetsiz kalmak insana tuhaf bir coğrafya dersi veriyor.
Ne var ki bu on bir yıl, bana pek çok şey öğretirken bir tek şeyi öğretemedi: Bir 29 Ekim resepsiyonu davetiyesinin neye benzediğini.
Genel yayın yönetmenimiz Ziyahan Albeniz’in bu hafta kaleme aldığı iki mektup, pek çoğumuzun içinde sessizce büyüttüğü bir soruyu nihayet kamusal alana taşıdı. İlki Büyükelçi Barkın Kayaoğlu’na hitaben yazılmıştı; ikincisi ise o mektubun yetkililer nezdinde nezaketle karşılandığını haber veren bir teşekkürdü. Bu nezakete aynı zarafetle mukabele etmek, bu satırların da borcudur. Bu yüzden üçüncü bir mektup yazmıyor, tarihe bir tanıklık bırakıyorum. Zira bazı meseleler dilekçeyle değil, hatırayla daha iyi anlaşılır.
Yıllar evvel, henüz bu adada kendi yolumu çizmeye çalışan genç bir profesyonelken, büyükelçilikteki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonlarına davet edilmenin belirli bir “gelir bariyerine” ya da yalnızca “saygın” kabul edilen dar bir meslek grubuna hasredildiğine dair fısıltıları işittiğimde hissettiğim şaşkınlığı bugün tebessümle anıyorum. O dönem, bu kısıtlı davetli profilini duymak bende bir kırgınlıktan ziyade tuhaf bir motivasyon yaratmıştı. Cumhuriyet’in o kucaklayıcı salonlarına girebilmek için daha çok çalışmak, o maddi eşikleri aşmak ve daha “itibarlı” görünmek gerektiği yanılgısına kapılmıştım. Bugün dönüp baktığımda, Cumhuriyet’in asıl varoluş amacının tam da bu yapay sınıflandırmaları yıkmak olduğunu çok daha derin bir idrakla anlıyorum.
Elbette o gün işittiğim şey resmî bir açıklama değil, kulaktan kulağa dolaşan bir rivayetti. Ancak rivayetlerin de bir işlevi vardır: Açıklama yapılmayan yerde boşluğu onlar doldurur. Ölçüt ilan edilmediğinde herkes kendi ölçütünü üretir; kimi maddi bir eşiğe bağlar, kimi bir tanıdığa. Bunların hiçbiri doğru olmayabilir, fakat hepsi aynı sessizliğin doğurduğu kırgınlığın farklı adlarıdır.
Zaman geçti, adadaki köklerim derinleşti. 2020 yılında Ziyahan Bey’in değerli vizyonuyla kurulan ve bugün Malta Başbakanlığı nezdinde akredite bir medya platformu olan Malta Haber ailesine katıldım. Bu platformla birlikte büyüdük. Ürettiğimiz içeriklerle hem burada hem de Türkiye’de sayısız insanın hayatına dokunduk, yardımlaştık, teşekkürlerini biriktirdik. Bugün Küresel Gazeteciler Konseyi’nin Malta temsilcisi sıfatını onurla taşıyorum. Çok değil, daha geçtiğimiz ay Malta Parlamentosu’nda özel olarak ağırlandık. Malta’nın kendi kurumları ve basını tarafından mesleki ciddiyetimizle tanınırken, kendi devletimizin temsilciliğinde ısrarla “görünmez” kılınmak, insanın içine ister istemez ince bir sızı bırakıyor. Bir yabancı devletin meclisinde misafir edilip kendi devletimizin bayramında davetsiz kalmak, insana hakikaten tuhaf bir coğrafya dersi veriyor.
Bunları bir davetiyeye hak kazanmak için sıralamıyorum. Bir Cumhuriyet bayramına katılabilmek için kimsenin özgeçmiş sunması gerekmemeli. Sıralamamın sebebi başka: Malta’nın kurumları bizi görebiliyorsa, kendi temsilciliğimizin görmemesinin de bir açıklaması olmalıdır.
Yıllar içinde emeğim de kazancım da o sözde sınırları aştı; davetiye ise yine gelmedi. Böylece gençliğimin o naif varsayımını kendi ellerimle çürütmüş oldum: Mesele maddi eşikler değildi. Bu keşif beni hem rahatlattı hem düşündürdü. Zira bir eşik, haksız da olsa nihayetinde bir ölçüttür. Ölçütsüzlük ise insanı tahmine, tahmin de kırgınlığa mahkûm eder.
Her 29 Ekim sabahı, Cumhuriyet’in o eşitleyici, hür ve birleştirici ruhuyla posta kutuma bakıyorum. Fakat nafile. Bir zamanlar büyükelçilikte görevli tanıdıklarıma dostane bir sitemle durumu sorduğumda, “E-posta adresiniz sistemimizde yokmuş” yanıtını almıştım. Başka bürokratik prosedürler veya duyurular söz konusu olduğunda şahsıma gayet rahat ulaşabilen o sistemin, konu Cumhuriyet’in ortak sofrası olduğunda birdenbire beni “bulamaması”, doğrusu üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir bürokratik seçiciliktir. Anlaşılan o ki adresim yılın üç yüz altmış dört günü itibara sahip; yalnızca bir gün, bayram günü, tanınmıyor. Bu bir tercihse gerekçesini öğrenmek isteriz. Bir dikkatsizlikse, telafisi bir e-posta kadar kolaydır.
Mesele elbette bir resepsiyonda boy göstermek, protokolde yer almak ya da bir sosyal itibar arayışı değildir. Mesele, temsil edilen makamın ve kutlanan değerin ruhudur. Cumhuriyet; seçmece isimlerle, kapalı kapılar ardında, belirli bir zümrenin konfor alanında kutlanacak bir elit imtiyazı değildir. Böyle bir kutlamanın Türkçede tek bir karşılığı vardır ve o kelime nezaketin tam sınırında durur: Ayıp. Oysa Cumhuriyet, özü itibarıyla birleştiricidir. Büyükelçiliklerimiz, vatanın sınırları dışındaki ortak evimizdir; hiçbir makamın şahsi tekkesi veya izole bir ayrıcalıklılar locası değildir.
Hakkaniyet adına teslim etmeliyim ki resepsiyonların kendine has kısıtları vardır. Salonların bir kapasitesi, ulusal gün resepsiyonlarının da her şeyden önce diplomatik bir temsil işlevi bulunur; ev sahibi ülkenin protokolü ve yabancı misyonlar ağırlanır. Herkesin sığamayacağı bir salonda herkesin ağırlanmasını beklemek elbette gerçekçi olmaz. Ne var ki mesele salonun büyüklüğü değil, o salona hangi kapıdan girildiğidir.
Kendi payıma bir teorim var: Ortada kötü niyetten ziyade yerleşik, kemikleşmiş bir alışkanlık bulunuyor. Davet listeleri her yeni dönemde sıfırdan kurulmuyor, bir öncekinden devralınıyor. Listeye bir kez giren kalıyor, sonradan gelen ise o çembere bir türlü dâhil olamıyor. Böylece liste zamanla topluluğun çok sesli aynası olmaktan çıkıp, birkaç tanıdık çevrenin aile albümüne dönüşüyor. Kimse bunu kasten yapmıyor olabilir. Ancak bir bayramda kasta değil, sonuca bakılır. Sonuç ise Ziyahan Bey’in ikinci mektubunda andığı, otuz yıldır bu adada yaşadığı hâlde bir kez olsun davet almamış Vedat Bey gibi vatandaşlarımızdır.
Bu yazının muhatabı bir şahıs değil, işte bu alışkanlıktır. On bir yılda büyükelçiler değişti; değişmeyen tek şey posta kutumdaki sessizlik oldu. Büyükelçimiz Sayın Barkın Kayaoğlu’nun bu alışkanlığı devralan değil, onu değiştiren isim olmasını gönülden temenni ederim.
Eleştiri, yanında bir öneri taşıdığında nezaketini korur. Bu yüzden birkaç mütevazı öneriyi de kayda geçirmek isterim:
Ölçütler şeffaflaşabilir: Malta Haber olarak bu soruyu bilgi edinme hakkı çerçevesinde resmen yönelttik, henüz yanıt alamadık. Ölçüt ne olursa olsun, kamuoyuyla paylaşıldığı gün rivayetler de son bulur.
Kura yöntemi işletilebilir: Kapasite gerçekten sınırlıysa, salonun kapısı olmasa da yolu herkese açık olabilir. Konsolosluğa kayıtlı vatandaşlar için basit bir başvuru formu bunun için yeterlidir. Talep salonun alabileceğini aşarsa kura çekilir. Kura kimseyi kırmaz, çünkü kimseyi şahsen seçmez.
Kutlama iki ayrı zemine yayılabilir: Protokol resepsiyonu diplomatik işlevini sürdürürken, yanında herkese açık bir vatandaş buluşması düzenlenebilir. 23 Nisan kutlamaları bunun pekâlâ mümkün olduğunu zaten gösteriyor. Sabah Marsa’daki şehitliğimizde kapılar herkese açıkken, akşam bayram sofrasına neden bir liste konduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Eminim ki derneklerimiz ve gönüllülerimiz böyle bir buluşmanın yükünü büyükelçilikle seve seve paylaşır.
Ve e-posta meselesi: Adresimiz sistemde yoksa, istemeniz kâfi. Memnuniyetle veririz.
Bu satırları kendi adıma bir davetiye beklentisiyle yazmıyorum. Gelecek yıl o e-posta benim kutuma düşse bile, Vedat Bey’inkine düşmediyse sevincim yarım kalacaktır.
Şayet amaç, Cumhuriyet’i ve onun asil değerlerini layıkıyla onurlandırmaksa, bu kutlamalar Malta’daki Türk toplumunun gerçek demografisini, emeğini, çok sesliliğini ve başarılarını yansıtmalıdır. Temsil makamında olanların asli görevi, vatandaşları arasında görünmez duvarlar örmek değil, o duvarları yıkıp herkesi aynı bayrağın gölgesinde eşitlemektir. Bizler, Cumhuriyet’i kimsesizlerin kimsesi olduğu için sevdik ve onun kapılarının, tıpkı kuruluşundaki o asil ruh gibi, ayrımsız herkese açık olması gerektiğini savunmaya devam edeceğiz.


