İran’da kadın olmak, sadece bir cinsiyet meselesi değil; bir coğrafyanın kaderini estetik, zekâ ve sarsılmaz bir iradeyle yeniden yazma sanatıdır. Yüzyıl önce başlayan modernleşme sancıları, bugün yerini bedeni ve kimliği üzerinde tam hâkimiyet isteyen bir neslin görkemli direnişine bıraktı.
İran coğrafyası, tarih boyunca medeniyetlerin çarpıştığı, imparatorlukların yükselip çöktüğü bir kadim sahne oldu. Ancak bu sahnenin en istikrarlı ve en dirençli aktörü, her zaman gölgede kalmaya zorlanan ama asla silinmeyen İranlı kadınlardı. Pers saraylarının bilge figürlerinden Kaçar döneminin gizli aktivistlerine, 1979’un devrimci sokaklarından bugünün dijital barikatlarına uzanan bu hikâye; pasif bir bekleyişin değil, stratejik bir “sabır sanatı”nınkronolojisidir. Ezilen ve korkutulan İran halkı adeta korkunun ecele faydası yok diyerek canı pahasına bile olsa değişim için sesini çıkarmıştır.
Modernleşmenin Çatal Yolu: Pehlevi’nin “Tepeden İnme” Devrimi
İranlı kadının modern dönemdeki ilk büyük sınavı, 1930’larda Rıza Pehlevi’nin Batılılaşma hamlesiyle başladı. 1936’daki Kashf-e hijab (Peçe Yasağı) ile kadınlar, devlet zoruyla kamusal alanda modernleşmeye itildi. Ancak bu, ironik bir şekilde toplumun muhafazakâr kesimindeki kadınları evlerine hapsetti. Modernite, kadına bir hak olarak sunulmak yerine bir “üniforma” gibi giydirilmeye çalışıldı.
Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi döneminde ise kadınlar, 1963’teki Beyaz Devrim ile seçme ve seçilme hakkı gibi kritik yasal kazanımlar elde ettiler. Eğitimli, Batı’yı tanıyan, sanatla uğraşan bir kadın profili yükseldi. Fakat bu ilerleme, Tahran’ın kuzeyindeki villalardan taşraya yayılamadı. Bu uçurum, 1979’da yaşanacak o büyük sarsıntının da taşlarını döşedi.
1979 Devrimi: Bir Umudun ve İhanetin Anatomisi
Dünya tarihinin en büyük kitle hareketlerinden biri olan 1979 İslam Devrimi’nde kadınlar, Şah rejiminin baskısına karşı siyah çarşaflarıyla meydanları doldurduğunda, hayallerinde daha özgür ve adil bir İran vardı. Ancak devrim, kısa süre sonra kendi çocuklarını ve özellikle kendi kadınlarını “terbiye etmeye” soyundu.
Zorunlu hicap yasası, aile hukukundaki gerilemeler ve kadının sosyal hayatındaki “ikincil” konumu, bir gecede yürürlüğe girdi. O günlerde başlayan direniş, sadece sokak eylemleriyle sınırlı kalmadı; İranlı kadın, mücadelesini “evlerin içine” ve “zihinlerin derinliğine” taşıdı. Sabır, burada bir teslimiyet değil, bir “hazırlık evresi” haline geldi.
Sessiz Güç: Eğitim, Sanat ve “İçeriden” Direniş
İranlı kadınların son kırk yıldaki en büyük başarısı, sistemin onlara sunduğu dar alanı bir kaleye dönüştürmek oldu.
Eğitimin Zaferi: Devlet, dindar aileleri ikna etmek için okulları “güvenli” hale getirdiğini savunurken, kadınlar bu fırsatı üniversiteleri fethetmek için kullandı. Bugün mühendislikten tıbba kadar her alanda kadınların ezici üstünlüğü, rejimin “evdeki kadın” doktrinini sessizce çürüttü.
Metaforların Dili: Sinema ve edebiyat, kadının en güçlü sığınağı oldu. Doğrudan eleştirinin yasak olduğu bir düzende, Füruğ Ferruhzad’ın şiirleri kulaktan kulağa yayıldı. Yönetmenler, sansürü aşmak için bir çocuğun bakış açısını veya bir halı dokumacısının sabrını kullanarak aslında kadının esaretini dünyaya haykırdı.
Mahsa Amini ve Ahu Deryayi: Sabrın Taşma Noktası ve Sembollerin Dili
2022 yılı, İran için bir dönüm noktasıdır. Jina MahsaAmini’nin ahlak polisi gözetiminde hayatını kaybetmesi, on yıllardır biriken “mikro-direnişlerin” makro bir isyana dönüşmesine neden oldu. Bu kez sokaklarda sadece ekonomik talepler değil, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” (Jin, Jiyan, Azadi) felsefesi vardı.
Bu hareketin son ve en sarsıcı halkası ise Ahu Deryayi oldu. Bir üniversite kampüsünde, kendisine yönelik kıyafet tacizini protesto etmek için kıyafetlerini çıkarıp sadece iç çamaşırlarıyla yürüyen o genç kadın, aslında şunu söylüyordu: “Bedenim üzerindeki otoritenizi reddediyorum.” Bu eylem, sabrın bittiği ve “saf cesaretin” başladığı yerdir. Artık kadınlar sadece başörtüsünü değil, kendilerine dayatılan tüm kimlik şablonlarını söküp atmaktadır. Kadınlar benliklerine uzanan tehlikeli baskıyı kırmak için seslerini birleştirmiştir.
Direnişin görsel dili de bu süreçte radikal bir değişim geçirdi:
Fotoğrafların Yakılması: Özellikle rejim liderlerinin, dini figürlerin veya zorunlu hicabı simgeleyen objelerin fotoğraflarının, halka açık yerlerde ateşe verilmesi, sembolik bir “yakıp geçme” eylemine dönüştü. Bu, sadece bir protesto değil, aynı zamanda nefret edilen otoriteye karşı psikolojik bir meydan okumadır.
Saç Kesme Ritüeli: Amini’nin ölümünün ardından başlayan ve küresel çapta yayılan saç kesme eylemleri, yasın ve öfkenin evrensel bir sembolü haline geldi. Kesilen saçlar, bir yandan ataerkil yapıya karşı bir özgürleşme manifestosuyken, diğer yandan rejimin kadın bedenine yönelik kontrolünü reddetmenin en net ifadesiydi.
Grafitiler ve Duvar Yazıları: Sokak sanatçıları ve aktivistler, şehrin duvarlarını direnişin tuvaline dönüştürdü. Kadınların özgürlük taleplerini yansıtan grafitiler, rejimin propaganda afişlerinin yerini alarak adeta şehrin vicdanı oldu.
Zorunlu Başörtüsünün Fırlatılması: Kadınların halka açık alanlarda başörtülerini çıkarıp havaya fırlatması, bazen bir sopanın ucuna bağlayıp sallaması, “hicabı fırlatma” eylemiyle fiziksel bir reddiyeyi görselleştirdi. Bu eylem, doğrudan bir yasağa karşı gelmenin ve otoriteyi hiçe saymanın güçlü bir ifadesidir.
Hukuk ve Sivil İtaatsizlik: Satranç Tahtasındaki Hamleler
İranlı kadınlar bugün, sivil itaatsizliği bir yaşam pratiğine dönüştürmüş durumda.
Beyaz Çarşambalar ve Benim Gizli Özgürlüğüm gibi hareketlerle başlayan dijital aktivizm, bugün sokaklarda başörtüsüz dolaşan binlerce kadının sessiz ama kararlı eylemiyle taçlanıyor.
Mahkemelerde, aile yasalarındaki boşlukları kullanarak haklarını savunan kadın hukukçular, rejimin yasal duvarlarını içeriden sarsıyor.
Geleceğin Vizyonu: Bir Medeniyetin Vicdanı
Dünden bugüne İranlı kadınların hikâyesi, bize baskının hiçbir zaman kalıcı olamayacağını kanıtlıyor. Onların sabrı, uygun mevsimi bekleyen bir tohumun toprağı çatlatma sancısıydı. Bugün o toprak çatlamış, fidan boy vermiştir ve artık korkusuz bir kadın imajı ile yeniliğe adım adım yaklaşmaktadır.
İran’ın geleceği; Tahran’ın ara sokaklarında korkusuzca yürüyen, üniversite kürsülerinde gerçeği haykıran ve evlerinde çocuklarına özgürlüğü fısıldayan o kadınların eseridir. Sabır atlası tamamlanmış, artık özgürlük coğrafyasının haritaları çizilmeye başlanmıştır. İranlı kadın, sadece kendi ülkesinin değil, dünyadaki tüm baskı altındaki ruhların ilham kaynağı ve vicdanıdır. Direnişin adı artık sadece sabır değil; varoluştur.


