Türkiye, son yirmi yılda hem geleneksel tarım toplumundan sanayi ve hizmet toplumuna geçişin sancılarını hem de dijital devrimin yıkıcı etkilerini eş zamanlı olarak yaşamaktadır. Bu “hızlı modernleşme”, genç nesiller ile önceki nesiller arasında sadece bir “kuşak çatışması” değil, bir “uygarlık makası” oluşturmuştur. Toplumda yozlaşma olarak görülen durum, aslında eski değerlerin hızla yıkılmasına rağmen, yerine sağlam ve yerli yeni değerlerin inşa edilememesinden kaynaklanan bir kuralsızlık halidir.
Sosyal Medya Algoritmaları ve “Anlık Tatmin” Kültürü
Geleneksel Türk kültüründe “sabır”, “kanaat” ve “istikrar” temel erdemlerdi. Ancak sosyal medya, bu erdemleri kökünden sarsmıştır.
Beğeni odaklı kimlik inşası olarak tanımlanabilecek bir durum ortaya çıkmıştır. Günümüzde gençler, karakterlerini “ne oldukları” üzerine değil, sosyal medyada “nasıl göründükleri” üzerine kurmaktadır. Bu durum, derinliksiz, yüzeysel ve sadece onaylanmaya muhtaç bir kişilik yapısını beraberinde getirmektedir.
YouTube ve TikTok gibi platformlarda hiçbir entelektüel derinliği olmayan kişilerin ulaştığı devasa zenginlik ve şöhret, genç zihninde “okumak ve çalışmak gereksizdir” algısını oluşturmuştur. Bu duruma toplumsal iş bölümüne ve çalışma ahlakına vurulan en büyük darbe diyebiliriz. Sebepsiz zenginleşen bir kitle ile birlikte Old Money yerini görgüsüz bir kuşağa bırakmıştır.
Dilin Bozulması ve Düşünce Dünyasının Daralması
Bir toplumun düşünce kapasitesi, kullandığı dilin zenginliği kadardır. Türk gençliğinin bugün yaşadığı en büyük erozyonlardan biri dil üzerindedir.
Hibrit dil ve kavram karmaşası, Türkçe, İngilizce ve dijital argodan oluşan “melez” bir dil, sadece konuşma tarzını değil, düşünme biçimini de basitleştirmektedir. Karmaşık cümleler kuramayan, deyimlerin ve atasözlerinin derinliğini anlayamayan bir nesil, kendi kültürel mirasına yabancılaşmaktadır.
Okuma kültürünün yerini alan görsel tüketim sonucunda uzun metinler okuyamayan, odaklanma süresi saniyelere inmiş bir gençlik derinlemesine analiz yapma yeteneğini kaybetmektedir. Bu da onları her türlü popülist söyleme ve manipülasyona açık hale getirmektedir.
Aile Kurumunun Koruyucu Kalkanının Kırılması
Eskiden Türk ailesi, dış dünyadaki “bozulmalara” karşı bir filtre görevi görürdü. Mahalle kültürü ve geniş aile yapısı, genci denetleyen ve ona aidiyet veren bir mekanizmaydı.Günümüzde aile kavramını oluşturan bireyler -çoğunlukla- ekranda parmak kaydırarak yapılan eşleşmeler sonucu oluştuğu için aile tökezleyen bir kuruma dönüşmüştür.
Çekirdek ailenin de ötesine geçilerek, herkesin kendi odasında, kendi ekranına gömüldüğü “yalnız evler” dönemine girilmiştir. Aile içi sohbetin yerini bildirim sesleri almıştır. Ev artık sığınılacak bir yer değil kaçılacak bir yere dönüşünce ortaya kayıp bir gençlik çıkmıştır.
Otorite boşluğu ve yanlış özgürlük tanımının şekli olumsuz anlamda değişmiştir. Özgürlük, sorumlulukla dengelenmediğinde boşa savrulmaya dönüşür. Ebeveynlerin çocuklarına “hayır” diyememesi veya çatışmadan kaçınması, sınırlarını bilmeyen, empati yeteneği gelişmemiş ve narsistik eğilimleri yüksek bir neslin ortaya çıkmasına neden olmuşturve bir neslin kaybolması en az iki üç neslin harcanması demektir.
Ahlaki Pusulanın Maddiyatla Yer Değiştirmesi (Sekülerleşen Materyalizm)
Toplumsal yozlaşmanın en somut görüldüğü alan “başarı” tanımıdır. Eskiden “dürüst esnaf”, “namuslu memur” gibi kavramlar itibar görürken, günümüzde itibarın ölçütü tüketim kapasitesi ve sosyal medyada sergilenen görgüsüz fotoğraflar haline gelmiştir.
Statü sembolü olarak tüketim yapılmaya başlandığından bu yana, bir gencin giydiği markanın, kullandığı telefonun modeli, onun toplumdaki yerini belirler hale gelmiştir. Bu baskı, alt ve orta gelir grubundaki gençleri büyük bir aşağılık kompleksine veya bu sembollere ulaşmak için her yolu deneyen bir ahlaki çöküntüye sürüklemektedir.
Etik değerlerin insan eliyle planlı yok edilmesi, herkes yapıyor”, “Zamanın ruhu bu” gibi bahanelerle rüşvet, torpil, kopya veya küçük sahtekârlıklar normalleşmektedir.
Gelecek Tahayyülünün Yitirilmesi ve Beyin Göçü
Bir ülkenin gençliği kendi ülkesinde bir gelecek hayal edemiyorsa, o ülkedeki kültürel bağlar zayıflar. Gençlerin büyük bir kısmının “yurt dışına gitme” hayali kurması, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda kültürel bir kopuştur. 60’larda çalışmak için Almanya’ya giden bireyler “vatan hasreti” çekerken günümüzde yurt dışına yerleşen kesim geride kalanlara adeta “Allah kurtarsın” bakışı ile veda etmektedir. Türk gençliğindeki bozulma, biyolojik bir süreç değil, sosyopolitik ve ekonomik bir sonuçtur. Bu süreci tersine çevirmek; sadece yasaklarla veya nostaljik söylemlerle mümkün değildir.
Gerçek bir iyileşme için okullar sadece meslek edindirme merkezleri değil, “gerçekten insan” yetiştirme yuvaları haline getirilmelidir. Yerine oturmuş düzen sadece daha iyi bir düzen için bozulur.
Sorumluluk bilinci, gençlere “sadece tüketen” değil, “toplum için üreten” bireyler olmaları için alan açılmalıdır.
Türk gençliği, tarihin her döneminde büyük potansiyellere sahip olmuştur. Bugün yaşanan “bozulma”, aslında doğru yönlendirilemeyen büyük bir enerjinin yanlış mecralara akmasıdır.
Barajı tamir etmek, suyu yok saymaktan daha iyidir bu her durumda ve her zamanda geçerlidir.
