Malta’daki Türk İzleri: Twieled Tork, “Bir Türk Doğdu”

Geçen yazıda Malta’da “çok eskiden” demenin yollarından birinin fi żmien it-Torok, yani “Türkler zamanında” olduğunu anlatmıştım.

Bu kez yine Maltacanın içinde saklanan bir Türk’ün peşindeyiz.

Ama bu defa ne bir kuşatmanın ortasındayız, ne eski bir taş binanın önünde, ne de yüzyıllardır anlatılan bir korsan hikâyesinin içinde.

Gökyüzüne bakıyoruz.

Güneş parlıyor.

Aynı anda yağmur yağıyor.

Ve Maltalılar şöyle diyor:

Twieled Tork.

Bir Türk doğdu.

Bu sözü ilk kez Maltalı iş arkadaşım Charmaine’den duymuştum. Güneşli havada yağmur yağmasıyla bir Türk’ün doğması arasında nasıl bir bağ kurulmuş olabileceğini düşündüm.

Neden yağmur?

Neden güneş?

Ve hepsinden önemlisi: Neden yine Türk?

Malta’nın en önemli dil bilimcilerinden Joseph Aquilina, 1961’de yayımlanan Maltese Meteorological and Agricultural Proverbs adlı derlemesinde bu deyişi 62 numaralı atasözü olarak kaydediyor.

Kayıtlı tam biçimi şöyle:

Ix-xita u x-xemx: qed jitgħammed Lhudi (twieled Tork).

“Yağmur ve güneş: Bir Yahudi vaftiz ediliyor, bir Türk doğdu.”

Parantez Aquilina’nın kendisine ait. Yani kaydedilen ilk biçimde bir Yahudi vaftiz ediliyor; “bir Türk doğdu” ise onun yanına eklenmiş bir varyant olarak karşımıza çıkıyor.

Bugünse çoğu kişinin hatırladığı biçim tam tersine dönmüş durumda. İlk bölüm unutulmuş, geriye yalnızca twieled Tork kalmış.

Peki bu iki ifade neden aynı gökyüzü olayını anlatıyor?

Cevabı yine Aquilina’nın satırlarında buluyoruz.

Aquilina, güneş varken yağan yağmurun bir Türk’ün doğduğuna işaret sayıldığını yazıyor ve hemen ardından buradaki “Türk” kelimesini “bir kâfir”, yani Hristiyan olmayan biri olarak açıklıyor.

İşte bütün mesele burada başlıyor.

Malta’da vaftiz edilmemiş bir bebek için eskiden għadha Tork denirmiş:

“Hâlâ Türk.”

Yani henüz Hristiyan değil, henüz vaftiz edilmemiş.

Çocuk dünyaya dinî topluluğun dışında geliyor, vaftizle o topluluğun içine kabul ediliyor. “Türk” kelimesi de zamanla bu eşiğin dışında bulunmanın adı hâline geliyor.

Deyişe bu gözle baktığımızda, içindeki karşıtlık daha açık görülüyor.

Bir Türk doğuyor.

Bir Yahudi vaftiz ediliyor.

Biri Hristiyanlığın dışında dünyaya geliyor, diğeri vaftizle Hristiyanlığa giriyor.

İki zıt hareket, aynı cümlenin içinde buluşuyor.

Tıpkı güneşle yağmurun aynı anda, aynı gökyüzünde buluşması gibi.

Aquilina’nın derlemesinde beni şaşırtan bir başka ayrıntı daha vardı.

Meğer Malta, aynı gökyüzü olayına iki ayrı dünya yerleştirmiş:

Büyüklerin dünyasını ve çocukların dünyasını.

Çünkü Aquilina, güneşli havada yağmur yağarken Maltalı çocukların söylediği tekerlemeleri de kaydetmiş.

Bu tekerlemelerin merkezinde ise hep aynı kişi bulunuyor:

In-nanna.

Yani nine.

Tarxien’den J. Cassar Pullicino’nun derlediği bir tekerlemede nine San Lawrenz ile birlikte anılıyor; dede boçe oynarken nine badem oyununa katılıyor.

Bir başka varyantta nine, dut ağacının altında oturuyor.

Bir diğerinde çocuk ninesinden bir parça balık istiyor, karşılığında ise oklavayı yiyor.

Aynı güneşli yağmur…

Büyüklerin dilinde din, kimlik ve öteki var.

Çocukların dilinde ise nine, oyun ve gündelik hayat.

Aynı gökyüzüne bakan iki ayrı hafıza.

Malta’nın önemli folklor araştırmacılarından A. Cremona, daha 1922 yılında bu nine tekerlemelerinin İngilizcede kullanılan eski bir söyleyişin soluk bir yankısı olabileceğini düşünmüş.

İngilizcede güneş varken yağmur yağdığında şeytanın ninesini veya karısını dövdüğü söyleniyor; güneş onun gülüşü, yağmur ise kadının gözyaşı olarak yorumlanıyordu.

Aquilina da atasözünün altına başka dillerdeki karşılıkları sıralamış.

İtalyancada güneşle yağmur aynı anda görüldüğünde şeytanın evlendiği, cehennemde düğün yapıldığı ya da bütün kocakarıların âşık olduğu söyleniyor.

İspanyolcadaki bir karşılıkta ise Rabbimizin güldüğü anlatılıyor.

Yani ben bu benzerlikleri yeni keşfettiğimi sanırken, Aquilina dünya üzerindeki bu garip gökyüzü haritasını altmış yılı aşkın bir süre önce çizmeye başlamış bile.

Haritayı biraz daha genişlettiğimizde benzer anlatılarla karşılaşmaya devam ediyoruz.

Japonya’da güneşli yağmura kitsune no yomeiri, yani “tilkinin düğünü” veya “tilki gelin alayı” deniyor.

Korecede yeoubi, “tilki yağmuru” anlamına geliyor.

Güney Afrika’da “maymun düğünü”, Afrikaans dilinde ise “çakal düğünü” ifadeleri kullanılıyor.

Hindistan’ın bazı bölgelerinde de aynı gökyüzü olayı çakalların düğünüyle açıklanıyor.

Kimi yerde tilkiler evleniyor.

Kimi yerde maymunlar.

Kimi yerde çakallar.

Kimi yerde şeytan.

Birbirine ait olmadığı düşünülen iki şey aynı anda ortaya çıktığında, insanlar bunu sıradan bir hava olayı olarak bırakmamış.

Güneşle yağmurun arasındaki boşluğu bir hikâyeyle doldurmuşlar.

Ateşle su.

Aydınlıkla karanlık.

Sevinçle hüzün.

Bir arada bulunmaması gereken iki şey, bir anda aynı gökyüzünde buluşuyor.

Belki de bu yüzden birçok kültür güneşli yağmuru bir düğünle açıklamış.

Her kültür o gökyüzüne kendi “olmayacak birleşmesini” yerleştirmiş.

Kimi tilkiyi, kimi maymunu, kimi çakalı, kimi şeytanı.

Malta ise bizi koymuş.

Fakat işin en güzel tarafı burada bitmiyor.

Çünkü aynı yağmura biz ne diyoruz?

Bu yazıyı hazırlarken konuyu babama anlattım. Güneşli havada yağan yağmur için Türkiye’de hangi sözlerin kullanıldığını araştırdığımı söyledim.

“Babaannen de ‘Kurt enikliyor’ derdi,” dedi.

Bu vesileyle, hiç görmediğim babaannem hakkında yeni bir şey öğrenmiş oldum.

Belki onun sesini hiç duymadım.

Belki bu cümleyi hangi tonda söylediğini hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Ama yıllar önce gökyüzüne bakarken kullandığı birkaç kelime, babamın hafızasından geçerek bana kadar ulaştı.

Araştırırken Türkiye’nin başka bölgelerinde “çakal düğünü” ve “tilki düğünü” gibi ifadelerin de kullanıldığını öğrendim.

Yani Maltalı gökyüzüne bakıp “Bir Türk doğdu” derken, Türk de aynı gökyüzüne bakıp “Çakallar düğün yapıyor” ya da “Kurt enikliyor” diyormuş.

Kimse bu yağmura kendi adını vermiyor.

Herkes oraya kendisine uzak, yabancı, anlaşılmaz veya tekinsiz bulduğu bir varlığı yerleştiriyor.

Bu deyişlerin doğduğu yüzyıllarda “Tork” kelimesinin Malta’da sıcak bir kelime olmadığını biliyoruz.

Korsan baskınları, esir pazarları, kuşatma hatıraları, din farkı…

Bütün bunlar zamanla o kelimenin içine sinmiş.

Bu izleri görmezden gelmek değil, tam tersine görünür kılmak gerekiyor.

Çünkü halk deyişleri yalnızca sevimli, eğlenceli veya tuhaf sözlerden oluşmuyor.

Bazen bir toplumun geçmişte kimden korktuğunu da anlatıyorlar.

Bazen kimi kendisinden saymadığını…

Kimi dışarıda bıraktığını…

Kimi “öteki” olarak gördüğünü…

Ama dil garip bir şey.

Zaman geçiyor.

Korkular değişiyor.

Esir pazarları kapanıyor, kadırgalar çürüyor, kuşatmalar tarih kitaplarının sayfalarına çekiliyor.

Geriye ise bazen yalnızca bir cümle kalıyor.

Güneşli bir günde yağmur damlaları düşerken gülümseyerek söylenen bir cümle:

Twieled Tork.

Bugün Malta’da bu sözü kullanan çoğu kişi, Türk’ün neden o cümlenin içinde bulunduğunu artık düşünmüyor.

Tıpkı bizim “çakal düğünü” derken gerçekten bir çakal düğünü hayal etmediğimiz gibi.

Geçen yazıda Türklerin Malta dilinde bir zamana dönüştüğünü görmüştük:

Fi żmien it-Torok.

Türkler zamanında.

Bu yazıda ise bir hava olayına dönüştüklerini gördük:

Twieled Tork.

Bir Türk doğdu.

Malta’daki Türk izlerini ararken bazen bir kalenin duvarına, bazen eski bir belgenin satırlarına, bazen de unutulmuş bir çocuk tekerlemesine bakmamız gerekecek.

Bazen ise yalnızca başımızı kaldırmamız yeterli olacak.

Çünkü anlaşılan Malta’nın hafızasında Türkler yalnızca karada ve denizde değil; güneşle yağmurun arasında da saklanıyor.

Son Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz