Site icon Malta Haber

Var olmanın dayanılmaz ağırlığı

 

19 Ekim 2020 / Malta

Az mıyım, çok muyum?
Var mıyım, yok muyum?
Ben neyim?

Kaç mıyım, göç müyüm?
Hiç miyim, suç muyum?
Ben kimim?

İzlediğim bir psikoloji videosunda kimim, yenim, nerdeyim gibi soruları soran kişilerin hayatın anlamını derinlemesine kavramaya calısan insanlar olduğunu ve bunun herkes için alışıldık bir sorgulama olmadığını söylemişti.

Var mıydım, fiziken olmam varolmamı karşılıyor muydu?

Şu an kendimi Sex and the City dizisindeki Carrie Bradshaw gibi hissetmiştim; Maltanın başkentinde, içeri girdiğimde tanıyan yüzlerin tebessümle karşıladığı cosy bir kafede omzumda hafif bir şalla jazz müziği eşliğinde el yapımı bir bardaktan şarabımı yudumlayıp puromu içime çekerken ve beni, benliği, varlığı sorgularken..

Evet o frekanstaydım, yazabilirdim şimdi; dışarı çıkmayı bekleyen ateş alevini gün yüzüne çıkarabilirdim. Birkaç haftadır seyahatlerim sebebiyle başına oturup yazı yazamadığım, moda giremediğim için vicdan azabı çekerken çok önemli bir süreci gözden kaçırdığımı farkettirmişti bana.

Bu sabah yataktan kalktığımda yıllardır hayatımda olan, olduğuna binlerce şükürler ettiğim, azıcık aklım karışsa, ruhum yolunu kaybetse yanında soluk aldığım 80 yasındaki bir dostumla -hayatıma iyi kötü derin olarak dokunan herkes, hayatımda olmasa da dostumdu, çünkü derin olmayan ilişkiler hiçbir zaman ilgi alanımda olmamıştı- bu farkındalığı yaşamıştık.

’ben’ üzerine uzun uzun konuşmuştuk.

Önce ‘ben’ dedi, sonra senler başlar dedi. Karışık kafamı daha da karıştırmıştı.

Eğer senle benin yeri değişirse vay haline; tüm rotan değişir, yönü belli olmayan rüzgara karşı gelmeye çalışan yenkenli gibi oradan oraya savrulup durur insan dedi. İnsanın pusulası neydi, gönyesini nasıl doğrulturdu, nasıl bulurdu yolunu, kendini..

Yolu bulmak kendini bulmaya yeter miydi?

Her yol insanı kendine götürür müydü?

Ya çıkmaz sokaklar, ya bitmeyen, yapışıp lastik gibi süzülen ya da hiç yaşanmamış gibi biten yollar?

Hangisi, hangileriydi ‘ben’?

Ses miyim, sus muyum?
Sis miyim, pus muyum?
Ben neyim?

Ak mıyım, pak mıyım?
Al mıyım, sat mıyım?
Ben kimim?

Döndüm durdum bu sorunun etrafında.

Evet tek bir soruydu beni buralara getiren, milyon şeyi aynı anda sorgulatan.

O zaman dedikleri kadar vardı, ‘ben’lik üzerine sorulan her soru, sizi daha da derinleştiriyordu, parçalarınızı topluyordu bir araya, varlığınızı gerçekliyordu.

Ya bu sorular olmasa? Salt fiziksel varlığınız, var eder miydi sizi?

Hep istiyoruz ki her sorumuzun sihirli bir cevabı olsun, köşeyi dönünce karşımıza çıksın, kestirmeden hemen bulalım onu.

Ya bu yolda karşınıza çıkan başka cevaplar, başka sorular?

Ya insanın ‘ben’ i bulamadan, ‘bir’ olmadan çoğalmaya çalışmaları?

Hayalini kurduğum ‘dünyanın bütün şehirlerinden güneşin batışını izleme’ ütopyama karşılık Valletta’da deneyimlediğim güneşin batışı ve bu sorular beni hayli tatmin etmişti.

‘ben’ sorusunun cevabını ararken yolda bulduklarıma minnettardım bugün.

Evet önce ‘ben’di, sonra senler geliyordu, gelmeliydi.

2003 yılında ÖSS sınavı için hazırlanırken bir dershanenin Türkiye genelinde düzenlediği ücretsiz bir deneme sınavına girmiştim, ilk 3’te yer aldığım için de discman hediye etmişlerdi. O dönem o kadar istiyordum ki bir cd çalarım olsun, eve de bir öğlen elimde dismanle girince annem bu konuyu kendi yöntemleriyle epeyi kurcalamıştı 🙂 Benim onu hakettiğime sonunda inanıp discman’le aşkımı yaşamama izin vermişti. Hatta olayı ticarete döküp 1 pil karşılığı 5 şarkı dinletiyordum lisedeki arkadaşlarıma. Bir pil almanın pahalı olduğunu düşündüğümüz yıllardı.

Neyse ÖSS sonucum geldi ve kendimi beşiktaş meydandaki korsan CD satan seyyarcıda buldum. Kendime hediyem ‘Şebnem Ferah’ cdsiydi. CD yi alıp beşiktaş sahile inip -bilenler bilir, şimdiki Üsküdar teknelerinin kalktığı yerin sağ tarafında kumdan sahil vardı- ayaklarımı boğaza sokup birsürü pilimle birlikte şarkıları dinlerken aşırı mutlu olmuştum. Yıllardır emek verdiğim sınavı geçmenin tatlı mutluluğuna kapılıp kendime ‘artık kendine dönme zamanı’ demiştim. Yıllarca kendimi kenara koyup sınavı ‘ben’ in önüne koymuştum, o zamandan farketmiştim yanlış olduğunu ama başka çarem yoktu ki. Bazı coğrafyalar kaderindi, ‘ben’le ilgili soruları sordurmuyordu, savaştığın başka şeyler oluyor bu coğrafyalarda.

’sen’ ler ‘ben’in önüne geçiyordu.

Nedense Şebnem’in daha sonra çıkardığı ama beynimin bir şekilde o gece dinlediğim şarkı olduğuna ikna ettiği aşağıdaki sözlerdi -beynimin oyunu, farklı zamanlardaki farklı objeleri bağdaştırması- o gece ayaklarım buz tutana kadar dinlediğim;

Benim hiç boyanmamış
Dört duvarım var
Çatlaklarından sızıp
İçinden geçtiğim

Benim hiç yıkılmamış
Duvarlarım var
Dikkatle baktığımda
Ardını gördüğüm adeta

Sen hiç hiç oldun mu
Birden duruldun mu
Bulanıkmış berrakmış
Her suyu içtin mi

Altında ağ olmadan
Yerden yükseldin mi?

Artık kendi duvarlarımı boyayabilirdim, ‘ben’i arayabilirdim.

O gece başlayan sorularım hala devam ediyor, hala bulamadım ama bu yolda bulduğum cevaplar belki de ‘ben’ için sorduğum sorulardan  ve cevaplardan daha önemliydi.

Çakıl taşlarım var
Her yerden topladığım
Boşluğa düştüğümde
Oyunlar yaratıp oynadığım.

Bu yolda o kadar çok çakıl taşı buldum ki, varlığıma beni götüren..

’sen’ i ‘ben’den uzaklaştıran neyin varsa savaş onunla, kazanamıyorsan da barış.

‘ben’liğe götüren çakıl taşlarının bundan sonra nasıl da yoluna çıktığına şaşıracaksın, emin ol buna!

Exit mobile version