Düşman Denilen Âşık
Dokuzuncu yazı.
Sekiz yazıdır Malta’nın güneşte kavrulmuş sarı kireçtaşına sinmiş barut kokusunu, sokaklarda yankılanan bedduaları, tarlalara dikilmiş yüzsüz korkulukları, merdiven başında çocukların ödünü koparan kara gölgeleri anlatıp duruyorum. Arada korsan baskınları geçti, 1565’in bitmeyen gölgesi masanın başköşesine kuruldu. Tork kelimesi kimi zaman doğrudan Türk oldu, kimi zaman Osmanlı, kimi zaman da sadece öfkeyle sıkılmış bir yumruğun ağızdan dökülen ilk hecesi. Bir yerden sonra insanın genzi yanıyor elbet. Yazanın da okuyanın da denize bakan bir pencereyi aralamaya ihtiyacı var.
Bu defa aradan bir aşk hikâyesi çıktı.
Adı Almanzor u Marija.
On dokuzuncu yüzyıl Malta edebiyatının kurucu şairlerinden Giovanni Antonio Vassallo’nun bir baladı bu. Merkezinde, yan yana gelmeleri baştan tekinsiz sayılan iki kişi duruyor: Katolik Marija ile Suriye’den geldiği söylenen Müslüman Almanzor. Anlatı onu doğrudan “Türk” sayıyor. Gerçi serinin önceki duraklarından biliyoruz; o kelimeyi bugünün nüfus cüzdanı titizliğiyle okumamak gerek. Eski Maltacada Tork, yerine göre etnik Türk’tür, yerine göre Osmanlı tebaası, bazen Kuzey Afrikalı bir levent, bazen de sadece haçın karşısında duran bir Müslüman. Nihayetinde Almanzor Suriyeli, Müslüman ve Marija’nın ait olduğu dünyanın büsbütün dışında bir yabancı.
Üstelik âşık.
Hikâyenin en sahici tarafı da burada başlıyor. Vassallo bu sevdayı büyük bir meydan okumayla değil, gündelik bir sabah bekleyişiyle başlatır. Almanzor bir sabah Marija ayine giderken onu bir anlığına görebilmek, taş sokakta iki kelime konuşabilmek için yolun kuytusuna siner. Dikkat çekmemek için sırtına bir Hristiyan kisvesi geçirmiştir. Güneşin henüz sokakları ısıtmadığı, adanın o serin sabahında ayakkabı tıkırtılarının birbirine karıştığı bir an… Almanzor, eğreti elbisesiyle gözünü kilise yoluna dikmiş beklemektedir.
Marija köşeyi döner, Almanzor adımlarına yetişip aşkını söyler. Fakat aldığı karşılık bir aşk masalının yumuşaklığına hiç benzemez. Sekizinci yazının başlığındaki o eski sorunun yankısı, bu kez genç bir kadının ağzından duyulur:
“Xi trid minni, ja għadu? ja kiefer?”
(Şi trit minni, ya adu? ya kifer?)
“Benden ne istiyorsun, ey düşman? Ey zalim?”
Almanzor’un o âna kadar ne yaptığına baksanız kayda değer bir kötülük bulamazsınız. Kıza el sürmemiş, kılıç çekmemiş, evine saldırmamıştır. Marija’nın bu ilk tepkisinde ne kadarı sahici bir korku, ne kadarı ailesinden çekinme, ne kadarı da adanın o ezberletilmiş sınırlarıdır, kestirmek zor. Fakat Marija, adamın söylediklerinden önce sırtındaki o emanet elbiseye ve gizlenemeyen yabancılığına cevap verir. Għadu (düşman) ve kiefer (zalim).
İki kelime; ardında ise koca bir adanın kederi ve tortusu. Kiefer, kökü itibarıyla Arapçadaki k-f-r kökünden gelir; dilimizdeki kâfir ve küfür kelimeleriyle aynı kaynaktan beslenir. Baladdaki doğrudan anlamı “zalim”dir; fakat Akdeniz’de tarafların birbirini dinî sınırın ötesine fırlatırken kullandığı o eski damgayı da içinde taşır.
Korsan teknelerinin sabaha karşı sahile bıraktığı dehşet, esir pazarları, çanların yabancı bir yelken görüldüğünde telaşla çalınışı… Bugün Valletta surlarından baktığınızda aşağıda gezi tekneleri ağır ağır köpük çıkarıyor, bir kafede fincanlar şıngırdıyor, arsız martılar masalardan bir şeyler kapmanın derdinde. Marija’nın ağzından çıkan o iki kelime ise bambaşka bir denize bakıyor. O kelimelerin içinde Almanzor’dan çok daha eski adamlar var.
Almanzor dönüp gitmez; Marija da sırtını büsbütün dönmez. Önüne katı bir hudut çizer: Dinini değiştirecek, vaftiz olacak, kilisenin suyundan geçecektir. Ancak ondan sonra konuşabilirler.
On dokuzuncu yüzyılın adasında oturup modern çağın uzlaşmacı hoşgörüsünü aramak beyhude. Almanzor şartı kabul eder. Başına su dökülür ve yeni bir isim alır: Pawlu (Pavlu).
Malta’da rastgele seçilecek en son isimdir bu. Havari Pavlus adanın taşında, toprağında, koy isimlerinde, kilise tavanlarındaki fresklerde her an hazır nazırdır. Suriye’den gelen adam, kilisenin kapısından adını da içeride bırakarak çıkar. Vaftizle düğün aynı gün yapılır, aile razı olur. Balad kendi hesabına mutlu sona ermiştir.
Arnold Cassola, erken dönem Malta şiirinde Müslüman imgesini incelerken bu baladı önemli bir basamak sayar; Türk’ün edebiyatta yavaş yavaş şeytani bir klişe olmaktan çıkıp insani bir çehreye kavuştuğunu, Vassallo’nun da bu dönüşümde öncü bir yerde durduğunu söyler. Haklı bir tarafı var elbet. Burada karşımızdaki figür artık tarlaya dikilmiş içi saman dolu bir korkuluk ya da merdiven karanlığında bekleyen öcü değil. Konuşan, arzulayan, bir kadının yolunu bekleyen ve seçim yapan bir insan.
Yine de metin o kadar kolay bir uzlaşma sunmuyor. Çünkü baladın bize anlattığı olay örgüsünde, Almanzor’a yöneltilen o “zalim” sıfatını doğrulayacak hiçbir davranış gösterilmez. Buna karşılık anlatının ona yakıştırdığı sıfatlar değişir. Önceden għadu (düşman) ve kiefer (zalim) olan adam, vaftizden sonra metnin ifadesiyle “qdusija wera”, yani “kutsallık sergileyen”, dolayısıyla artık cemaat için makbul birine dönüşüverir.
İşte hikâyenin asıl gerilimi burada. Kapı aralanmıştır aralanmasına, lakin eşikten Almanzor olarak geçmesine izin verilmemiştir.
Vassallo’nun kendi metinleri de zaten tek bir çizgide durmaz. Aynı yıl, 1843’te yayımlanan iki ayrı eserine bakmak bile bu zıtlığı görmeye yeter. 1775’teki din adamları ayaklanmasını anlattığı Mannarino şiirinde bambaşka bir vicdan konuşur; Rahip Mannarino’nun ağzından Şövalyelerin esir pazarlarında Müslüman Arapları satmasını eleştirir, insanın insan tarafından köle edilmesine karşı çıkar ve az önce bahsettiğimiz o kefrin (zalimler) sıfatını doğrudan Hristiyan Şövalyelerin üzerine çevirir. Fakat yine 1843 tarihli Is-Sultan La Valette destanına baktığınızda, Türkler yeniden surlara saldıran o mutlak, karanlık düşman kimliğiyle karşımıza çıkar.
İnsan, yazarları zihninde düz bir gelişim çizgisine yerleştirmeyi seviyor: Gençken önyargılıydı, sonra öğrendi, zamanla hoşgörülü oldu. Vassallo ise bu kadar kolay sınıflandırılmıyor. Bir metninde çağının koyu önyargılarını aşarken, başka bir metninde o bildik düşmanlık hafızasına geri dönebiliyor.
Almanzor’un hikâyesini akılda tutan da belki bu zıtlıklar.
Balad düğünle perdesini kapatıyor. Benim aklım ise hikâyenin o ilk sabahında. Marija kiliseye doğru adımlarını sıklaştırıyor, Almanzor sokağın dönemecinde bekliyor. Üzerinde başkasının kıyafeti var, fakat adı henüz Almanzor.


