“Eski yazların tadı başka bir başkaydı.” Bu cümle, sadece yaş aldıkça sıkça tekrarladığımız bir nostalji kalıbı değil; aslında toplumsal dokumuzda meydana gelen kırılmanın, zaman algımızdaki değişimin ve insan ruhunun modern dünyanın gürültüsüne verdiği tepkinin bir özetidir.
Neden o eski yazlar, o uzun öğleden sonraları, o belirsiz ama huzurlu akşamüstleri bize cennetten bir köşe gibi gelirken, günümüz yazları birer “görevler listesi” gibi geçip gidiyor?
Eski yazların “daha güzel” hissettirmesinin temel sebebi, teknolojinin henüz hayatımızın her saniyesini domine etmediği o “boşluk” alanlarıydı.
Eskiden bir otobüs durağında, bir market sırasında veya bir öğleden sonra evde otururken sadece beklerdik. O bekleme anları, zihnin kendi içine çekildiği, hayallerin kurulduğu, yaratıcılığın ve öz farkındalığın filizlendiği alanlardı.
Bugün ise, “sıkılma” hakkımızı elimizden aldık. Elimizdeki o parlak cam ekran, her boş saniyemizi bir bilgi kırıntısıyla, bir başkasının hayatıyla veya anlamsız bir içerikle dolduruyor. Artık sıkılamıyoruz. Zihnimiz sürekli bir uyaran bombardımanı altında olduğu için, o eski yazlardaki gibi “yavaşlayıp” derinleşemiyoruz. Oysa huzur, zihnin biraz olsun sessizliğe kavuştuğu yerdedir. “Anı Yaşamak” mı, “Anı Kaydetmek” mi? Yaşadığımız çağın kayıp cevaplı bir sorusu da bu.
Modern dünyada en büyük mutsuzluk kaynaklarımızdan biri, deneyimi yaşamak yerine onu “belgelemeye” odaklanmamızdır. Eskiden bir yaz tatilinde güneşin batışını izlerken sadece o anın sıcaklığını hissederdik. Şimdi ise, o batışı en iyi açıdan fotoğraflayıp, bir platformda paylaşmanın ve gelecek “beğeni” sayısının telaşı içindeyiz.
Bir anı, yaşanmadan önce onun “paylaşılabilirliği” üzerine kurguladığımızda, o anın büyüsü bozulur. Deneyim, kendi değerini yitirir ve dış dünyadan gelecek onaya muhtaç bir “çerik” haline gelir. İnsan, kendi hayatının izleyicisi değil, başkalarının gözünde kendi hayatının yönetmeni olmaya çalıştığı sürece, hiçbir anın tadına tam olarak varamaz.3. Kıyaslama Kültürü ve “Paradoksal Mutsuzluk”
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde, şu anki kadar çok “mutlu” insana maruz kalmamıştık. Sosyal medyanın vitrinlerinde herkes tatilde, herkes estetik yemekler yiyor, herkes en iyi ilişkisini yaşıyor. Bu sonsuz kıyaslama döngüsü, insanı kendi hayatının sıradanlığından utandırıyor.
Eski yazlarda mahallemizdeki insanların hayatını bilirdik. Kıyaslama alanımız dardı ve bu yüzden kendi hayatımızla barışıktık. Bugün ise tüm dünyanın “en iyi anlarına” maruz kalıyoruz. Bu da bizde sürekli bir “eksiklik” hissi yaratıyor. Elimizdeki imkânlar, refah seviyemiz ve
konforumuz tarih boyunca hiç olmadığı kadar yüksek olsa da, “yeterli olma” hissimiz hiç olmadığı kadar düşük. Sahip olduklarımızın değerini, sahip olmadıklarımızla kıyaslayarak eritiyoruz. Modern insan artık sadece çalışırken değil, tatildeyken bile “verimli” olmak zorunda. Yazları kitap okuma hedefleri, spor yapma zorunlulukları, gezilecek yerler listesi, öğrenilecek yeni hobiler… Hayatımızı birer proje yönetimi süreci gibi tasarlıyoruz. Her şeyi planlamaya, hiçbir saniyeyi boşa harcamamaya çalışıyoruz.
Ancak hayatın tadı, yaşanan ânların rastgeleliğindedir. Bir ağacın gölgesinde hiçbir şey yapmadan oturmanın, bir sokak kedisini izlemenin veya sadece denize bakmanın “verimli” bir yanı yoktur ama ruhumuzu besler. Ve belki de en büyük mutsuzluğumuz, bu “boş zamanın” değerini unutmuş olmamızdır.
Eski yazlar, daha çok insana dokunduğumuz, kapıların açık olduğu, akşam sofralarının kalabalık kurulduğu dönemlerdi. Şehirler büyüdükçe, insanlar birbirine yabancılaştı. “Güven” duygusu, yerini mesafeye bıraktı.
Bugün fiziksel olarak birbirimize daha yakınız belki, ama ruhsal olarak daha uzağız. Yalnızlık, modern çağın en büyük salgını. Birinin gözünün içine bakarak sohbet etmenin yerini, ekranlar üzerinden yazışmak aldı.
Bu yüzeysel iletişim biçimi, insanın aidiyet duygusunu zedeliyor. İnsan, bir topluluğa ait hissetmediği sürece, konforlu evinde dahi kendini yapayalnız ve huzursuz hisseder.
Sonuç: Ne Yapmalı?
Eski yazlar geri gelmeyecek, çünkü zaman tek yönlü bir nehir. Ancak o yazların tadını geri getirecek olan “hızımızı” kontrol edebiliriz. Mutsuzluğun anahtarı, dış dünyayı değiştirmekte değil, kendi içdünyamızı korumaktadır.
Ekranları bilinçli bırakın: Bir anı kaydetmek için değil, hissetmek için yaşayın.
Sıkılmaya izin verin: Zihninizin boş kalmasına tahammül etmeyi öğrenin. Yaratıcılık o boşlukta doğar.
Kıyaslamayı bırakın: Başkalarının “vitrinini” kendi “arka bahçenizle” karşılaştırmaktan vazgeçin.
Yavaşlayın: “Verimli” olma zorunluluğundan kurtulup, sadece “olduğunuz” anların tadını çıkarın.
Eski yazlar güzeldi, çünkü basitti. Belki de yeniden o tadı yakalamanın yolu, hayatı karmaşıklaştıran tüm o modern eklentileri ayıklayıp, sadece nefes aldığımız anın değerini hatırlamaktan geçiyordur. Unutmayın; engüzel yaz, sizin gerçekten “orada” olduğunuz yazdır.


