Geçen yazıda Türk’ü bir Maltalının öfkesinde aramıştık: tabak elden kayıyor, ayak eşiğe çarpıyor ve yüzyıllar öncesinden kalma o kelime yine cümlenin ortasına düşüveriyordu, kimse çağırmadığı hâlde, Ħaqq għat-Torok, yani “Kahrolsun Türkler.”
Bu hafta aynı kelimeyi hiç ummadığım bir yerde buldum, bir insanın yüzünde.
Oğlumu kreşe yazdırmaya gitmiştik. Müdüre hanım okulu gezdirdi, sonra ofisine geçip oturduk. Baturalp kucağımdaydı, pamuk gibi bembeyaz, sapsarı saçlı bir bebek. Kadın ona uzun uzun baktı, sonra bana dönüp dedi ki, biz eskiden Türkleri siyah sanardık, hâlâ şaşırıyorum Türklerin beyaz olmasına.
Ben sadece gülümsedim. Alınmadım, çünkü alınacak bir şey yoktu ortada; ne kırıcılık vardı kadının sesinde ne art niyet, çok eski bir şeyi sabah kahvesinden bahseder gibi söylüyordu sadece.
Sonra anlattım: Osmanlı Kuzey Afrika’ya kadar uzanıyordu, Maltalıların yüzyıllarca karşılaştığı insanların çoğu belki oralıydı ama hepsine birden Türk deniyordu, üstelik denizciler aylarca güneşin altında kalıyordu. Sonra kucağımdaki bebeği gösterdim, biz Anadolu Türküyüz dedim, Türk tam olarak böyle olur.
Konu orada kapandı, kayıt işine döndük. Ama benimle eve geldi o cümle, çünkü onu ilk kez duymuyordum, kitapların içinde görmüştüm, hem de neredeyse tıpatıp bu hâliyle.
Maltacada birinin çok koyu tenli olduğunu anlatmak için kullanılan bir kalıp var: iswed Tork, halk dilinde iswed qisu Tork, yani “Türk gibi kapkara.” Yüzyıllarca aynı denizin iki ucunda birbirini görmüş, savaşmış, esir etmiş, arada bir de ticaret yapmış iki toplum; sonunda birinin dilinde bir renk olarak kalmış ötekinin adı.
İşin beni asıl çeken tarafı da burası. Bu kalıp bize Türklerin neye benzediğini değil, Maltalıların yüzyıllar boyunca “Türk” derken kimi kastettiğini anlatıyor ve ikisi hiç aynı şey değil.
Joseph Aquilina’nın o devasa Maltese-English Dictionary‘sini açıyorum, ikinci cilt, 1466. sayfa, Tork maddesi: kalıp orada, olduğu gibi kayıtlı. Ama sözlükçü hemen bir parantez açıyor, burada “Türk” kelimesinin yanlış kullanıldığını, aslında Mağripli ya da Berberi denmesi gerektiğini, çünkü Türklerin onlar kadar koyu tenli olmadığını söylüyor. Sözlük, deyimi kaydettiği aynı satırda deyimi düzeltiyor.
Buna rağmen ölmemiş halk etimolojisi, hâlâ dolaşıyor, hâlâ öğretiliyor. Malta’nın ulusal okuryazarlık ajansının desteklediği çağdaş deyimler sitesi idjoma.mt bile maddenin altına aynı açıklamayı koyuyor: eskiden Maltalılar Türklerin siyah tenli olduğunu düşünürlerdi.
Düğümü çözen cümle ise Godfrey Wettinger‘ın 2006 tarihli Black African Slaves in Malta çalışmasının daha ilk paragrafında duruyor. Wettinger insanların hâlâ iswed Tork dediğini yazıyor ve buradaki Tork’un “Müslüman” anlamına geldiğini, kesin bir etnik karşılığı olmadığını özellikle belirtiyor.
Kelimenin siyahlığı güneyden geliyor yani. Önce “Müslüman” oluyor, sonra Malta’nın güneyinde Müslümanlık hangi coğrafyaya karşılık geliyorsa rengini de oradan devşiriyor.
Gozo tarafından en somut halkayı Anton F. Attard ekliyor. The Gozo Observer‘da 2015’te yayımlanan The Lore of Turkish Raids on Gozo çalışmasında koyu tenli bir erkek için qisu Tork, koyu tenli bir kadın için qisha Tork denildiğini kaydediyor. Asıl anahtarı ise hemen arkasından veriyor: İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar Kuzey Afrika’dan gelip ħabb għażiż, yani yer bademi, ve hasır satan Arap satıcılara da halk arasında “Türk” deniyordu.
İşte tam burada yerine oturuyor taşlar. Sokakta gördüğünüz adam Türk değil, Kuzey Afrikalı, ama siz ona Tork diyorsunuz ve bir süre sonra onun koyu teni de yapışıyor zihninizde o kelimeye; sonra adam gidiyor, kuşaklar değişiyor, satıcının kim olduğu unutuluyor, ama kalıyor benzetme. Dil böyle bir şey galiba, misafir gidiyor, askıda kalıyor paltosu.
Üstelik bu, derlemelerde kalmış kuru bir deyim de değil. Paul Portelli 1994’te yayımlanan Żmien Ħelu tal-Passat adlı hatırasında çocukluğundan tanıdığı Kelinu‘yu anlatıyor ve sıra tenine gelince hiçbir açıklama ihtiyacı duymadan qisu tork, yani “Türk gibi kapkara” deyip geçiyor, okuru da anlar nasılsa. Dil fosili dediğim şey tam olarak bu, kimse fosili taşıdığını bilmiyor ama taşıyor.
Yani bu, Türklerin tarifi olmaktan çoktan çıkmış; Maltalıların kendi kafasında çizdiği bir resim artık. Böyle resimler de çizdikleri yüzü değil, çizen eli ele verir. Peki Malta bu resmi neden bu kadar sıkı tuttu?
Marco Galea‘nın 2021’de İstanbul Üniversitesi’nin tiyatro dergisinde yayımlanan çalışması bu soruya beklemediğim bir cevap veriyor. Galea‘nın altını çizdiği paradoks şu: Malta 17. yüzyılda yüzlerce esir üzerinden gerçek Türklerle gündelik, yakın, tenle tene temas hâlindeydi, yani ada bir Türk’ün neye benzediğini pekâlâ biliyordu.
Buna rağmen siyahtı sahnedeki Türk.
Maltaca yazılıp sahnelendiği bilinen ilk oyun Luigi Rosato‘nun 1839 tarihli Katarina’sı, konusu da 1565 Kuşatması. Oyundaki Osmanlı komutanı Assan için verilen tek fiziksel bilgi siyah olduğu; fazlasına gerek yok zaten, çünkü seyirci onu böyle biliyor. Maltaca edebiyatın babası sayılan Ġużè Muscat Azzopardi‘nin 1565 etrafında dönen romanlarında da Türkler daima siyah, hatta birinde Maltalı kahramanın Osmanlı kampına sızması gerekiyor, ne yapıyor dersiniz, mantar yakıp isiyle boyuyor yüzünü. Tarif o kadar sabitlenmiş ki artık kostüm gibi giyilebiliyor.
Bende en çok iz bırakanı ise Galea‘nın buna getirdiği açıklama oldu. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında Malta İngiliz sömürge yönetimi altındaydı ve o dönemin zihniyeti Maltalıları tam anlamıyla “Avrupalı” saymıyordu, ada halkı sürekli yeterince beyaz görülmemenin baskısı altındaydı. Böyle bir yerde kendini kanıtlamanın en kolay yolu da siyahlığı kendinden uzaklaştırıp güneye itmek oluyor.
Malta’nın güneyinde ne var? Afrika. Ve halk muhayyilesinde güneyde kalan her şey aynı torbaya giriyor: Cezayirli de giriyor, Tunuslu da, Osmanlı askeri de, korsan da, hasır satan sokak satıcısı da. Üstüne de kocaman bir etiket, Tork.
Yani iswed qisu Tork‘te düşmanlık kadar savunma da var; kendi kimliğini kanıtlamaya çalışan bir adanın kendisi hakkında kurduğu bir cümle bu. Türk’e bakan değil, aynaya bakan bir ifade.
Marsa’daki Türk Askerî Mezarlığı’nı yazdığımızda toprakta gerçek Türkler vardı, adı bilinen, mezar taşı hâlâ ayakta duran insanlar; sahnede ise mantar isiyle yüzünü karartmış bir Maltalı. Aynı adada, aynı yüzyıllarda iki Türk: biri gerçek ama sessiz, öteki hayalî ama çok gürültülü. Dilde kalan, gürültülü olanı oldu.
Bütün bunları okurken alınmak kolay, kızmak da kolay, “ama Türkler öyle değil ki” demek de. Değil zaten, mesele de bu değil. Ben bu izlerin peşine Türklerin Malta’da ne kadar güzel hatırlandığını kanıtlamak için çıkmadım; güzelini de çirkinini de, övgüyü de korkuyu da olduğu yerde görmek istiyorum, çünkü hafızanın makyajını yaparsak tarih anlatmış olmayız. Üstelik geçen yazıda kendi dilimizi de aynı masaya yatırmıştık, ondan sonra kimsenin bize masumiyet madalyası takacağını hiç sanmıyorum.
Bir söz asıl sahibinden bir kere koptu mu kimseyi tarif etmiyor artık. Türk gitmiş, kelime kalmış.
Galea çalışmasını bitirirken şöyle diyor: bugün Malta ile Türkiye arasında siyasi bir düşmanlık yok, ama o eski öfke tam anlamıyla dağılmadı, sadece adres değiştirdi ve şimdi Malta’nın tarihsel “Türk” tanımına uyan insanların üzerine düşüyor. Ölmemiş yani deyim, sadece işaret ettiği kişi değişmiş.
Ben de bu sokaklarda yürürken biliyorum ki beni tarif etmiyor o söz, kendisini söyleyen adayı tarif ediyor.
Bu dizide Türk şimdiye kadar bir takvim oldu, bir yağmur, bir beddua. Şimdi de bir renk. Kelime hiç değişmiyor, her seferinde başka bir yüze yapışıyor.
O kreşin ofisinde kucağımdaki bembeyaz bebeğe bakıp “biz eskiden Türkleri siyah sanardık” diyen kadın da farkında olmadan bunu söylüyordu aslında. Yüzyıllar önce birileri bambaşka birilerine bir isim takmış, o isim kuşaktan kuşağa yol almış, o sabah o odaya kadar gelmiş; gelirken de kimin adı olduğunu unutmuş çoktan.


