BU İŞ MONTELLA İLE OLMAYACAK!

Hayatta bazı hatalar vardır, yaparsınız, bedelini ödersiniz, dersinizi alırsınız. Bir de göz göre göre yapılanlar vardır. Bile bile aynı duvara toslarsınız, sonra da dönüp duvarın neden orada olduğunu tartışırsınız. İşte Türk futbolunun bugün yaşadığı tam olarak budur.

Artık mesele bir sonraki maçı kazanmak değil. Mesele, aynı yanlışlarla bir sonraki maça çıkmaktan vazgeçmek.

Dünya Kupası’nda yarı final hayalleri kuranlara, daha turnuva başlamadan önce söyledim: Montella ile bu iş olmaz! Kahin değilim. Geleceği görmüyorum. Ama futbolu takip etmek, sahadaki gerçekleri görmek ve bazı tercihlerin nereye varacağını anlamak için kahin olmaya da gerek yok.

Peki, şimdi ne oldu? Hâlâ aynı soruları soruyoruz. Hâlâ aynı yanlışlarda ısrar ediyoruz. Hâlâ bir sonraki maçta her şeyin değişeceğine inanmak istiyoruz. Neden? Hangi veriye, hangi plana, hangi futbol aklına dayanarak?

İki yıldır konuşuyoruz: Forvetsiz takım olmaz! Barış Alper Yılmaz’ı santrfor yapınca mesele çözülmüş olmuyor! Barış’ın mücadelesine, enerjisine, fedakârlığına kimsenin itirazı yok. Ama bir oyuncunun her işi yapabilmesi, her işi yapması gerektiği anlamına gelmez. Millî takım forması, oyuncuları alışık olmadıkları rollere yerleştirip sonra sonuç bekleme laboratuvarı değildir.

Bir kez denersin, anlaşılır. İkinci kez denersin, tartışırsın. Peki ya aynı tercihleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuç bekliyorsan? Bunun adı artık tercih değil, ısrardır. Futbolda ısrarın da bir bedeli vardır. O bedeli bugün yine hep birlikte ödüyoruz.

Ben artık sağdan mı geldik, soldan mı çıktık, kaç orta açtık, kim kaç dakika oynadı tartışmasına girmek istemiyorum. Çünkü mesele tek bir maçın taktik tahtasına sığmayacak kadar büyük. Mesele, aynı sorunları görüp aynı çözümleri üretmeye devam etmek.

Montella ile ilgili asıl soru şu: Ne değişecek?

Hangi alışkanlık değişecek? Hangi yanlışın düzeltileceğine dair somut bir işaret var? Yarın aynı tercihler yapılırsa bizi farklı bir sonuca götürecek olan şey ne? Sadece biraz daha sabır mı? Bir sonraki maçta gelecek bir galibiyet mi? Yoksa futbolun en sevilen tesellisi mi: “Aslında iyi yoldayız”?

Hayır! Başarı, takvime yazılmış bir temenni değildir. Başarı, ortaya konulan oyunun, doğru kararların ve alınan sonuçların birleşimidir. Büyük hedefler koyup o hedeflere uygun bir plan ortaya koyamıyorsanız, sorun hedefin büyüklüğünde değil, o hedefe nasıl yürüdüğünüzdedir.

Üstelik insanı asıl düşündüren, yalnızca teknik direktörün tercihleri de değil. Dünya Kupası hayalleri konuşulurken eleştirilerin nasıl karşılandığı, federasyon yönetiminin nasıl bir tavır aldığı ve futbol kamuoyuna nasıl mesajlar verildiği de bu tablonun parçası.

Eleştiri duyunca savunmaya geçmek kolaydır. Eleştireni haksız ilan etmek, sabırsızlıkla suçlamak, başarı beklentisini sorgulamak da kolaydır. Zor olan, dönüp aynaya bakmaktır. Zor olan, “Biz nerede yanlış yaptık?” diye sormaktır.

Bir teknik direktörü eleştirmek başka, millî takıma sırt çevirmek başkadır. Bizim derdimiz millî takımla değil; tam tersine, millî takımın potansiyelinin altında kalmasıyla. Bu ülkenin insanı formasını giyen futbolcudan mucize istemiyor. Doğru kadro, doğru plan, akılcı tercihler ve sahada ne yaptığını bilen bir takım görmek istiyor.

Bunun adı sabırsızlık değil, beklentidir.

Peki, federasyonun görevi nedir? Eleştirileri susturmak mı, yoksa futbol kamuoyunun sorularına cevap vermek mi? Bir proje yürütülüyorsa, o projenin ölçütleri nedir? Başarı nasıl tanımlanıyor? Başarısızlık hâlinde kim, hangi sorumluluğu üstleniyor?

Bunları sormadan nasıl ilerleyeceğiz?

Balık baştan kokar sözü, Türk futbolunda artık yalnızca bir deyim gibi durmuyor; hesap verebilirlik tartışmasının tam ortasında duruyor. Millî takımda teknik tercihleri, ligde hakem tartışmalarını, federasyonda yönetim kararlarını birbirinden bağımsız meseleler gibi ele alamazsınız. Hepsi aynı futbol ikliminin içinde yaşanıyor.

Lig deseniz ayrı bir tartışma. Hakem atamaları, tartışmalı kararlar, görevlendirmeler ve liyakat konusundaki iddialar… Her hafta yeni bir gündem, her hafta yeni bir kriz. Ferhat Gündoğdu, Yasin Kol, İbrahim Hacıosmanoğlu ve Türkiye futbolunun yönetim düzeni üzerine konuşuluyor; ama bu tartışmaların gölgesinde futbolun kendisi nerede kalıyor?

Bir ligde insanların enerjisi oyunu konuşmaktan çok kararları sorgulamaya gidiyorsa orada ciddi bir güven sorunu vardır. İddiaların açıklığa kavuşturulması, kararların şeffaf biçimde gerekçelendirilmesi ve kuralların herkese eşit uygulanması gerekir. Çünkü güven, “Bize güvenin” demekle oluşmaz. Güven, uygulamayla kazanılır.

Ve bütün bunların sonunda yine aynı taraftar kalıyor geriye.

Millî takım maçında umutlanan, kulüp maçında sinirlenen, her hafta yeni bir tartışmanın içine çekilen, sonunda da kendisine “Futbolun keyfini çıkar” denilen taraftar…

Neyi izleyerek keyif çıkaracak bu insan? Sonuç alınamadığında teknik direktör tartışması, sonuç alındığında bütün sorunlar çözülmüş gibi yapılan kutlamalar, birkaç gün sonra yeniden başlayan aynı kısır döngü…

Bir galibiyet gelir, herkes rahatlar. Montella lehine tezahüratlar yükselir, eleştiriler bir süreliğine susar. Sonra ilk ciddi sınavda aynı sorular masaya döner. Çünkü bir galibiyet, yapısal sorunların üzerini örtebilir ama onları ortadan kaldırmaz.

Türk futbolunun en büyük sorunu yalnızca kaybetmek değil; kaybettiğinde neden kaybettiğini dürüstçe konuşamamak.

Benim derdim bir ismin gitmesi ya da kalması üzerinden kişisel bir hesaplaşma yürütmek değil. Mesele, ortaya konan futbolun ve alınan kararların hesabının verilmesi. Ancak mevcut tercihler değişmeden, aynı sorunlara farklı cevaplar üretilmeden ve sorumluluk mekanizması işletilmeden Montella döneminden farklı bir sonuç beklemek için hangi gerekçemiz var?

Bize hayal satılmasını istemiyoruz. Gerçekçi hedefler, tutarlı kararlar ve sahada karşılığı olan bir oyun istiyoruz. Dünya Kupası’nda yarı final hayali elbette kurulur. Fakat hayalle planı, beklentiyle gerçekliği birbirine karıştırmamak gerekir.

Çünkü turnuva bittiğinde geriye sloganlar değil, sonuçlar kalır. Basın toplantıları değil, sahadaki gerçekler kalır. Birilerini susturmak için söylenen sözler değil, sorumluluklar kalır.

Ve bir gün yine aynı soruyu sorarız: Bu kadar potansiyel, bu kadar futbol tutkusu, bu kadar büyük bir taraftar kitlesi neden sürekli aynı hayal kırıklığına mahkûm oluyor?

Cevabı yalnızca Montella’da aramak yetmez. Ama Montella’yı da bu sorunun dışında tutamazsınız.

Artık mesele bir sonraki maçı kazanmak değil. Mesele, aynı yanlışlarla bir sonraki maça çıkmaktan vazgeçmek.

Yoksa bugün milli takımda, yarın ligde, öbür gün başka bir yönetim tartışmasında yine aynı cümleleri kuracağız.

Allah bu futbol ikliminde taraftara sabır versin.

Çünkü biz futbol izlemek istiyoruz. Her hafta aynı tartışmayı, aynı güvensizliği, aynı hayal kırıklığını değil.

Ama bu düzen böyle devam ederse insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Biz gerçekten futbol mu izliyoruz, yoksa yıllardır değişmeyen bir sorunun farklı bölümlerini mi seyrediyoruz?

Son Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz