Bugün 8 Eylül. Tam şu an bulunduğum yerde, Malta’da, sokaklarda şenlikler, havai fişekler ve anma törenleri var. Adalılar bugün Jum il-Vitorja’yı, Zafer Günü’nü kutluyor. Ben bu zafere bir de öbür taraftan bakmak istiyorum, çünkü kutlanan zaferin öbür tarafında duran hikâye bana hiçbir zaman tam anlatılmamış gibi gelir. Gün Malta tarihinde birkaç farklı zaferi birlikte anıyor ama bunların en meşhuru, kuşkusuz 1565 Büyük Kuşatması’nın sona erişi; yani Osmanlı donanmasının adadan çekilişinin yıl dönümü.
Kutlamalara, abartılı kahramanlık heykellerine ve yüzyıllardır Avrupa muhayyilesini süsleyen o görkemli resimlere bakınca, insanın aklına ister istemez o meşhur sinematografik efsane geliyor: “Kanuni Sultan Süleyman haremdeki kadınların mallarını taşıyan bir kalyonun şövalyeler tarafından ele geçirilmesine öfkelenir, bir kriz geçirir ve 40 bin kişilik devasa ordusunu, topu topu 500 şövalyenin savunduğu Malta’nın üzerine salar…”
Güzel hikâye. Sinemaya da yakışır. Ama Osmanlı mühimme defterleri ve tarihsel gerçekler o kadar hevesli değil.
Evet, ortada bir gemi meselesi vardı. 1564’te Hospitalier şövalyelerinin en namlı deniz akıncılarından biri olan Romegas, içinde saray çevresine ait malların ve önemli esirlerin bulunduğu büyük bir Osmanlı kalyonunu ele geçirmişti. Bu baskın İstanbul’da bardağı taşıran damlaydı ama sebebin tamamı değildi. Hazır duran dosyanın üstüne konmuş son derece kullanışlı bir kâğıttı sadece.
Çünkü Malta, Osmanlı yönetiminin gözünden bakıldığında romantik bir şövalye adası değil; Kuzey Afrika ile Doğu Akdeniz arasındaki deniz trafiğine, Müslüman hacılara ve tüccarlara yıllardır musallat olmuş silahlı bir ileri karakol, dev bir korsan üssüydü. Üstelik Osmanlı belgelerinin gösterdiği üzere, ani bir “öfke nöbetiyle” değil; barutundan peksimetine, top yuvarlağından atlısına kadar aylar öncesinden ince ince hesaplanmış bir devlet bürokrasisiyle yola çıkılmıştı.
Devasa ordunun o küçücük St. Elmo kalesi önünde haftalarca çakılıp kalmasına gelince… “40 bin Türk, 500 şövalyeye karşı” cümlesi tarih değil, tiyatrodur. Bir tarafta bütün Osmanlı kuvvetini sayıp öbür tarafta yalnızca şövalyeleri bırakırsanız, elbette ortaya böyle bir sahne çıkar. Sayılar Batı kaynaklarında bile tutmaz, savunmanın tamamı da 500 kişiden ibaret değildir. Asıl mesele, Osmanlı’nın yaptığı o meşhur “stratejik hata” hikayesinde gizlidir.
Bugün bile pek çok popüler tarih kitabı, Donanma Komutanı Piyale Paşa ile Kara Ordusu Serdarı Mustafa Paşa’nın inatlaşmasını ve ana kaleler dururken ufacık St. Elmo kalesine saldırılmasını ahmakça bir hata olarak anlatır. Oysa ortada denizciliğin dayattığı buz gibi bir mecburiyet vardı, üstelik bu mecburiyeti savunan da bizzat Piyale Paşa’ydı; Mustafa Paşa ise önce adanın içindeki savunmasız Mdina’ya yürüyüp St. Elmo’yu tamamen atlamayı öneriyordu, sonunda Piyale’nin ısrarına razı oldu. Koca ahşap donanma, açık ve güvensiz bir demir yerinde aylarca bekletilemezdi. Gemileri güvenli Marsamxett limanına sokmanın tek yolu, o limanın ağzını tutan St. Elmo’yu susturmaktı.
Karar askerî açıdan mantıksız değildi; faturası yanlış hesaplandı. Malta toprağı yumuşak değildi, yekpare kalker kayaydı. Kazmanın altında toprak değil kaya vardı; siper ve tahkimat için gerekli toprağı bulmak bile başlı başına bir işe dönüştü. Üç günde düşmesi beklenen o küçük burç, bir aydan fazla direndi. Bütün seferin takvimi o kayanın üzerinde bozuldu. Osmanlı denizciliğinin beyni, efsanevi Turgut Reis de St. Elmo önündeki siperlerde, bir gülle atışının savurduğu taş parçasıyla ağır yaralandı; birkaç gün sonra öldü.
Sonrası… Zaman. İkmal. Dizanteri. Kavurucu yaz sıcağı ve eylül başında Sicilya’dan gelen İspanyol destek kuvveti. Yıpranmış Osmanlı ordusu 8 Eylül’de kuşatmayı kaldırdı ve birkaç gün içinde adayı terk etti.
Bugün Malta sokaklarında kutlanan şey, işte bu çekilmedir. Avrupa’da bu zafer kısa sürede Osmanlı’nın durdurulabileceğinin büyük sembollerinden birine dönüştü. Sonraki yüzyıllarda dilden dile, fırçadan fırçaya büyütülerek devasa bir mitolojiye çevrildi.
Bütün bu anlatının sonunda “Osmanlı Akdeniz’de bitti” veya “çöküş başladı” gibi büyük laflar etmeye kalkarsanız, tarih orada hemen itiraz eder.
Ertesi yıl Piyale Paşa gidip Sakız Adası’nı aldı. Birkaç yıl sonra Kıbrıs fethedildi. Evet, 1571’de İnebahtı’da (Lepanto) Osmanlı donanması Malta’da yaşadığından çok daha ağır bir yenilgi aldı; filosunun büyük bölümü imha edildi veya ele geçirildi. Ama ertesi kış, tersaneler altı ay içinde 134 yeni gemi inşa etti; onarılan ve elde kalan gemilerle birlikte Osmanlı donanması ertesi sefer mevsiminde yeniden yüzlerce gemiyle denize çıktı. 1574’te Tunus kalıcı olarak İspanyollardan alındı.
Dolayısıyla 1565 Malta Kuşatması, Osmanlı deniz gücünün “bittiği gün” değildir. İmparatorluğun Akdeniz siyasetindeki hedeflerinden birinin sekteye uğramasıdır. Kötü yönetilmiş, faturası ağır, can sıkıcı, prestij sarsıcı ve çok pahalı bir başarısızlıktır. Fakat nihai bir son da değildir.
Malta alınamadı, doğru.
Ama Osmanlı da Akdeniz’den gitmedi.
Kaynakça
– Arnold Cassola, The 1565 Ottoman “Malta Campaign Register”, San Gwann: P.E.G., 1998.
– Arnold Cassola, The 1565 Great Siege of Malta and Hipolito Sans’s “La Maltea”, San Gwann: P.E.G., 1999.
– Francisco Balbi di Correggio, The Siege of Malta, 1565, çev. Ernle Bradford, Londra, 1965.
– Giacomo Bosio, Dell’istoria della sacra religione et ill.ma militia di San Giovanni Gierosolimitano, Roma: Stamperia Apostolica Vaticana, 1594.
– Kate Fleet, “How Important Was the Battle of Lepanto?”, History Today.
– “Ottoman Military and Naval Power in Comparative Perspective: Before and After Lepanto”, Turkish Journal of History (İstanbul Üniversitesi Yayınları).


