Malta’daki Türk İzleri: Tork it-Tiben, Tarladaki Türk

Yedinci yazı.

Geçen hafta bir Malta evinin merdiven boşluğunda, basamağın dibinde oturan taş adamın peşindeydik: It-Tork tat-Taraġ, yani Merdivendeki Türk. Sarıklı, koyu yüzlü, yüzyıllardır aynı yerde bekleyen bir figür. Kalkıp çocuğun peşinden koşacak hâli yok; taş nihayetinde. Ama merdiveni çıkan küçük bir çocuğun aklına düşürdüğü cümle belli: fazla uzaklaşma, dikkatli ol, yoksa Türk gelir, seni alır, Berberi kıyılarına götürür.

Anton F. Attard’ın The Lore of Turkish Raids on Gozo makalesinde bu anlatının hemen ardından başka bir Türk çıkıyor karşımıza.

Meğer merdivende kalmamış.

Evden çıkmış, tarlaya gitmiş.

Attard’ın kaydı sade: Malta ve Gozo’daki çiftçiler tarlalarına diktikleri korkulukları bir Türk’e benzeyecek biçimde yapar, bunlara Tork it-Tiben dermiş.

Kelimesi kelimesine: Samandan Türk.

Yani korkuluk.

Tiben Maltacada saman demek; Arapça tibn‘den geliyor, sesi de neredeyse olduğu gibi kalmış. Harman bittikten sonra geriye kalan şey: buğday alınmış, tane ayrılmış, işe yarayan içeri taşınmış, sap avluda yığılmış.

Türk de o artıktan yapılmış.

İşin cilvesi biraz burada başlıyor. Katolik bir Malta çiftçisi, Arapça kökenli bir kelimeyle andığı malzemeden insan sûreti yapıyor, sonra o sûrete Türk adını veriyor.

İlk okuduğumda güldüm, yalan yok. Altı yazıdır Maltacanın içinden Türk çıkarıyorum ve mesele artık benim de kestiremediğim yerlere sapıyor. Bir zaman dilimi Türklerle anılıyor, bir Türk doğuyor, hatta bazen vaftiz ediliyor, öfkelenen adam Türk’e beddua ediyor, teni koyu olan Türk gibi kara sayılıyor, merdivende taştan bir Türk beliriyor.

Şimdi de tarlanın ortasında, sırığa geçirilmiş eski bir gömlekle nöbet tutuyor.

Üstelik bu sıralamayı ben kurmadım. Attard’ın makalesinde figürler gerçekten art arda geliyor. Önce çocukları korkutan Merdivendeki Türk anlatılıyor, hemen ardından çiftçilerin Türk sûretinde yaptığı korkuluklardan söz ediliyor. Aynı paragrafta bir Türk daha var: kuyulara ve mahzenlere fazla sokulan çocuklara söylenen o tehdit:

għax jiġi Tork għalik, jieħdok u jagħmlek lakumja.

Türk gelir seni alır, lokuma çevirir seni.

Tek sayfaya üç ayrı Türk sığıyor böylece. Biri kuyunun başına fazla sokulan çocuğun kulağında bir tehdit olarak dolaşıyor; biri merdivende, taştan. Öteki tarlada, saman doldurulmuş bir gömleğin içinde. Karşılarında da iki çocuk var, bir de ekinin üstüne konan serçe.

İlk açıklama insanın aklına pek kolay geliyor: Türk korkutucuydu, demek ki korkuluğu da ona benzetmişler.

Olabilir.

Fakat kaynak burada susuyor. Attard, çiftçilerin korkulukları bir Türk’e benzettiğini ve onlara Tork it-Tiben dediğini kaydediyor; nasıl giydirildiklerini anlatmıyor. Başlarında sarık mı vardı, yüzleri karaya mı boyanıyordu, belli bir kıyafet kullanılıyor muydu?

Bilmiyoruz.

Bilmiyorsak bilmiyoruz.

Boşluğu görünce insan doldurmak istiyor. Oysa elimizdeki bilgi şu kadar: çiftçi insan biçiminde bir korkuluk yapıyor, onu Türk’e benzetiyor, adına Tork it-Tiben diyor. Gerisi karanlıkta.

Ama bildiğimiz taraf da pek az değil.

Çünkü bugün Malta tarlası deyince gözümüzün önüne gelen yerle birkaç yüzyıl önce insanların baktığı tarla aynı yer değil.

Bugün kuru taş duvarlar görürüz. İncir ağacı, toprak rengi, uzakta bir kilise kubbesi. Öğleden sonra güneşinde iyice sararan taşlar. Arabayı kenara çekip fotoğrafını çekseniz Malta turizm broşürüne girer, o cinsten bir manzara.

Akınlar döneminde ise tarla, insanın kapıldığı yerdi.

Attard’ın derlediği anlatılardan birinde Xagħra’da Indri adında, Lindju lakaplı bir adamdan söz edilir. Kendi harman yerinde, yani l-andar‘ında bulunduğu sırada Türkler tarafından kaçırılır ve çok uzakta olmayan Għajn Barrani’de demirlemiş bir kadırgaya bindirilir. Marsalforn Sokağı’ndaki Meleklerin Meryemi nişini onun yaptırdığı söylenir; belli ki bir şekilde geri dönmüştür.

Samanın çıktığı yer harman.

Lindju’nun kaçırıldığı yer de harman.

Yıllar sonra belki başka bir çiftçi o harmanın artığını dolduruyor bir gömleğin içine, iki kol yapıyor, başını konduruyor ve tarlaya diktiği o adama Türk diyor.

Roller değişmiş yalnızca.

Makaledeki başka bir anlatı, bu korkunun gündelik hayatta neye karşılık geldiğini daha açık gösteriyor.

Gozo Mġarr yakınlarına bir kadırga demirliyor. Türkler su almak için karaya çıkınca çevredeki tarlalarda çalışan Gozolular yakındaki bir mağaraya sığınıyor. Girişi kuru taşlarla örüyor, gemi çekilip gidene kadar içeride beklemeye karar veriyorlar.

Fakat köpeklerini dışarıda unutuyorlar.

Hayvan sahibini aramaya çıkıyor, gelip duvarın dibinde havlamaya başlıyor. Sesi duyan Türkler yaklaşıyor ve taşların arkasında insanların saklandığını anlıyor.

Hepsi kadırgaya bindiriliyor.

Bu anlatının akılda kalan tarafı biraz da sadeliği. Kahraman yok, son anda yetişen biri yok. Sahibini arayan bir köpek var, bir de onu dışarıda bırakmış olmanın bedeli.

Korkuluk işte böyle bir tarlada duruyor. Şakası pek olmayan bir toprağın ortasında.

Bir korkuluğun işi zaten tuhaf. Hakikatte hiçbir şey yapamıyor; kuşun ardından koşacak bacağı yok, onu kovalayacak iradesi hiç yok. Gücünü yalnızca uzaktan nasıl göründüğünden alıyor. Kuş bir an için orada insan var sansın, yeter.

Merdivendeki Türk de böyleydi. Çocuk onun neyi temsil ettiğini biliyorsa taşın kımıldamasına gerek kalmıyor.

Eski Malta anlatılarında Türk’ün her defasında gerçekten gelmesi gerekmiyor. Bazen gelme ihtimali yetiyor. Taş o ihtimali merdivende tutuyor, saman tarlada.

Bir çocuğa yıllarca “Türk gelir seni götürür” denirse merdivenin dibindeki koyu yüzlü heykel bir müddet sonra ev süsü olmaktan çıkar. Akınlar, kaçırılmalar, kadırgalar kuşaklar boyunca anlatıldıkça Türk kelimesi de gerçek bir insandan kopup başka şeylerin üzerine yapışmaya başlar.

Fakat iş burada biraz karışıyor.

Maltacada sıradan korkuluğun zaten başka bir adı mevcut: raġel tat-tiben, yani saman adam.

Üstelik öyle kenarda kalmış, kimsenin bilmediği bir tabir değil. Oz Büyücüsü‘nün Maltaca çevirisindeki Korkuluk da bu adla anılıyor. Dorothy mısır tarlasının kenarında ona bakıyor; sırığa geçirilmiş gövdeyi, çuvaldan kafayı, çizilmiş gözleri görüyor ve sonra o gözlerden birinin kendisine kırpıldığını fark ediyor.

Yani her korkuluk Türk değil.

Maltalı folklorcu Ġużi Gatt, adanın unutulmaya yüz tutmuş hayal figürlerini sıralarken ir-Raġel tat-Tiben‘i de başlı başına bir karakter olarak sayıyor. Etrafındaki kadro hayli renkli: il-Ħares, yani evin ruhu; l-Għafrit, ifrit; kuyuya yaklaşan çocuğu içine çeken il-Belliegħa; il-Gawgaw; yedi başlı yılan is-Serp tas-Seba’ Rjus

Bir de bizim tanıdığımız It-Tork tat-Taraġ.

Demek ki saman adam Malta’nın hayal dünyasında zaten kendi başına yaşıyor. Türk olmasına ihtiyacı yok. Dilde de sürüyor: nar tat-tiben, samandan ateş; bir anda parlayıp hemen sönen şey için.

Bu yüzden bazı korkuluklara ayrıca Tork it-Tiben denmiş olması daha da dikkat çekici.

Adam demek yetmemiş.

Türk denmiş.

Kıyafet işi ise tarlada bitmiyor.

2020’de Ġużi Gatt ve çalışma arkadaşları bu eski figürlere sabit bir görsel kimlik kazandırmaya karar veriyor. Kaybolup gitmesinler, çizilsinler; çocuklar da onları tanıyabilsin.

Derken küçük bir problem çıkıyor.

Ħares, yani evin ruhu, eski anlatılarda zaman zaman “Türk kılığında” görülüyor. Merdivendeki heykel de zaten Türk. İkisini aynı kıyafetle çizerseniz bu kez folklorun gardırobu birbirine giriyor.

Gatt’ın çözümü, Türk kıyafetini yalnızca It-Tork tat-Taraġ‘a bırakmak ve Ħares‘e kabozza giydirmek olmuş; Mağrip giysilerini andıran, başlıklı geleneksel Malta paltosunu.

Yirmi birinci yüzyılda bir masanın çevresinde oturan insanlar, Türk kıyafetini hangi hayalî varlığın giyeceğine karar vermek zorunda kalmış.

O kıyafet yüzyıllardır ortalıkta dolaşıyor zaten. Ev ruhunun üzerinde görülmüş, merdivendeki taş adama geçirilmiş, tarladaki korkuluğa kadar varmış. Hiçbirinin bedeni gerçek bir Türk’e ait değil.

Attard, makalesinin başlarında Gozo’nun eski savunma düzenini de anlatıyor. Şövalyeler 1530’da adaya gelmeden önce Gozo’nun kendi Dejma sistemi varmış; kıyılar belirli noktalardan sürekli gözetleniyor, burunlarda ve tepelerde nöbet tutuluyormuş. Bu gözetleme yerlerine l-Għassa tal-Maħraġ deniyor.

Yer adlarının bir kısmı hâlâ yaşıyor: Il-Wardija, Tal-Għassa.

Adanın güneybatısındaki Ras il-Wardija’da kayanın üzerinde küçük bir oda ve yanında bir sarnıç bulunduğu aktarılıyor. Nöbetçi orada gece gündüz kalabilsin, su içebilsin, denizi gözlesin diye.

Yüzyıllar boyunca Malta’nın ve Gozo’nun kayalıklarına adam dikilmiş yani. Ufukta bir kadırga belirdiğinde haber versinler diye bekleyen adamlar.

Sonra çiftçi kendi tarlasının ortasına bir Türk dikiyor ve nöbeti bu defa ona veriyor.

Yeni nöbetçinin karşısındaki düşman kadırga değil artık.

Serçe.

Kadırgalar ortadan kalkıyor, akınlar bitiyor, kıyıda bekleyen nöbetçiler gidiyor. Akını haber veren çanlar artık çalmıyor. Fakat bazı görüntüler kolay ölmüyor; küçülüyorlar daha çok. Bir kelimenin içine giriyorlar, bir deyimin kenarında kalıyorlar, merdivenin dibinde taşa dönüşüyorlar, tarlanın ortasında birkaç avuç samanla yeniden kuruluyorlar.

Bir zamanlar denizden gelmesinden korkulan Türk, sonunda bostanda kuş bekliyor.

Korkuluk zaten insanın kendi kötü yapılmış taklidi: eski bir gömlek, sırık, baş yerine bir şey. İnsan onu kendi yerine tarlada nöbete bırakıyor.

Malta çiftçisi ise o taklide kendi yüzünü değil, Türk’ün yüzünü vermiş.

Gerçek Türk denizin öte yanında.

Saman Türk tarlada.

Kuşların Osmanlı tarihi konusunda pek derin malumatı olduğu söylenemez elbette. Mesele serçenin ne düşündüğü değil zaten; korkuluğu yapan insanın, korkutucu bir insan sûreti ararken hangi sûreti hazır bulduğu.

Merdivendeki Türk de bize Türkleri anlatmıyordu; Türk kelimesinin Maltalıların zihninde nereye düştüğünü gösteriyordu.

Tork it-Tiben de aynı yere çıkıyor.

Serinin başından beri peşinde olduğum Türk, çok erken bir tarihte gerçek bir insandan uzaklaşmaya başlamış gibi görünüyor. Kaynaklarda ve dilde karşıma çıktıkça başka bir şekle giriyor.

Bir zaman olmuş, fi żmien it-Torok; bir hava olayının içine karışmış, twieled Tork. Öfkenin adresi olmuş, ħaqq għat-Torok; bir rengin ölçüsü, iswed qisu Tork.

Sonra taşa oyulmuş:

It-Tork tat-Taraġ.

Şimdi de saman doldurulmuş eski bir gömleğin içine girmiş:

Tork it-Tiben.

Her seferinde başka bir işe koşuluyor. Kelime aynı kalıyor.

Geçen hafta merdivendeydik. Bu hafta evin kapısından çıkıp biraz yürüdük.

Aynı Türk ileride hâlâ nöbette. Bu kez çocuk değil, kuş bekliyor.

Gerçek Türk çoktan gitmiş.

Nöbetçi kalmış.

Son Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz