Malta’daki Türk İzleri: It-Tork tat-Taraġ, Merdivendeki Türk

Altıncı yazı.

“Türk gelir seni alır, seni lokuma çevirir!”

Bu dizi beni ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Hem tam zamanlı çalışıyorum hem de küçük bir bebeğim var, ama akşam olup ev sessizleşince muhakkak okuyorum, not alıyorum, yazıyorum. Öyle heyecanlanıyorum ki yakın arkadaşlarımı sürekli yeni buluş mesajlarıyla taciz ediyorum.

Bir de komşularım var tabii. Hepsi Maltalı, hem de “ben bu evde doğdum, babam da, dedem de burada doğdu” diyenlerden. Hangisini kapının önünde yakalarsam anlatmaya koyuluyorum, sonra öğrendiğim Maltaca ifadeleri deniyorum üzerlerinde. Ħaqq għat-Torok diyorum mesela, gülüyorlar, ben de gülüyorum.

Maltaca şaka da yapabiliyormuşum, mela!

Yan komşum Mary ile konuşuyorduk geçenlerde, dedi ki: “It-Tork tat-Taraġ’ı da yazsana. Merdivendeki Türk. Siyah olur, kırk elli santimlik küçük bir heykel. Tam senin araştırmana göre.”

Zaten bildiğim, çoktan araştırıp notlarıma aldığım bir konuydu.

Eski bir Malta evine girdiğinizi düşünün. Kapı ağırdır, taş serindir, dışarının bembeyaz ışığından içeri girince birkaç saniye hiçbir şey seçemezsiniz. Gözünüz karanlığa alışır.

Ve alışır alışmaz onu görürsünüz.

Merdivenin dibinde duruyor. Daha tek bir basamak bile çıkmadınız. Koyu tenli, kıpırtısız, sırtını korkuluğun en alt taşına dayamış. Mensola deniyor o taşa, ve merdivenin bütün ağırlığı onun üstüne biniyor.

Ġużi Gatt’ın Il-Miklem’de yayımladığı yazıya göre bu heykellerin göze en çok çarpanları, korkuluğun yapısal bir parçası olan büyük taş olanlarmış. Çoğu zaman da elinde bir fener taşırmış, ya da üstüne fener konacak bir kaide, böylece karanlık merdiven boşluğu biraz aydınlanırmış.

İşe bakın, korkulan şey aynı zamanda yolu aydınlatan şey.

Nereden geldiğine ve neden ona Türk dendiğine bir bakalım.

Gatt’ın anlattığına göre on sekizinci yüzyılın başında, Venedik yakınlarında Andrea Brustolon adlı bir heykeltıraş zenginlere mobilya yapıyor, masaların ayaklarını koyu tenli insan figürleri biçiminde oyuyor. O yıllar, beyaz adamın Sahra’nın güneyinden binlerce insanı zincirleyip Amerika’ya taşıdığı yıllar. Siyah figür önce mobilyanın ahşabına giriyor, sonra taştan alçıdan heykellere geçiyor, ve moda bütün İtalya’ya, oradan Batı’ya yayılıyor.

Malta’ya da geliyor tabii.

Adının nereden geldiğini Gatt tek cümlede söylüyor: Maltalıların siyah, çirkin ya da tuhaf olan herkese “Tork” deme huyu varmış.

Yani heykelin Türklerle bir alakası yok. Bir Venedik mobilya modasından doğmuş, Atlantik köle ticaretinin gölgesinde biçimlenmiş, İtalya üzerinden buraya gelmiş. Sonra Maltalı ona bakmış, koyu tenli bulmuş, tuhaf bulmuş, ve elinin altındaki tek kelimeyi yapıştırmış.

Tork.

Kelime yine taşıyamayacağı kadar çok insanı sırtına almış.

Beşinci yazıda iswed qisu Tork için konuşmuştuk bunu. Aquilina sözlüğünde ifadeyi kaydediyor ama “Türk”ün burada doğru karşılık olmadığını, aslında Berberi denmesi gerektiğini de not ediyor. Anton Attard da İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar Kuzey Afrika’dan gelip yer bademi ve hasır satan Araplara halk arasında “Türk” dendiğini yazıyor.

Aynı huy. Bir deyimde, bir seyyar satıcıda, bir merdiven heykelinde.

Ad yapıştıktan sonra kendi hikâyesini de üretmiş üstelik. Anne babalar çocuklara Tork tat-Taraġ’ın yaramazları beklediğini, onları çuvala atıp mahzene indireceğini söylermiş. Mahzenin kapısı da çoğu zaman merdivenin altındaymış.

Şimdi mimariye bakın. Heykel merdivenin dibinde. Mahzen kapısı merdivenin altında. Tehdit aşağıyı gösteriyor, ve gösterdiği yer gerçekten orada.

Attard’ın makalesinde de bir korkutma sözü var. Gozolu anne babalar çocuklarını kuyulardan, mahzenlerden uzak tutmak için söylermiş:

“Għax jiġi Tork għalik, jieħdok u jagħmlek lakumja!”

Yani “Türk gelir seni alır, seni lokuma çevirir!”

Bizim çocukluğumuzdaki öcü misali. Yalnız Malta’nın öcüsünün bir dönem sarığı varmış.

Sarık demişken, orada da bir tuhaflık var.

Kliem u Storja heykeli sarıklı diye tarif ediyor. Ama Gatt onu resmetmeye oturduğunda sarık koymuyor: kafası tıraşlı, tepede tek tutam saç, karnı dışarıda, boynunda halka. Yani kadırga kölesi kılığı.

Elimizde kökeni Venedik mobilya modası olan, Türklerle hiçbir ilgisi bulunmayan bir figür var, ve bunu en iyi bilen kişi Gatt, çünkü bizzat kendisi yazıyor. Ama çizdiği şey bir Osmanlı esiri oluyor.

Kelime işini bir kez daha görmüş. Üç yüz yıl sonra, hem de nasıl boşaldığını en iyi bilen elin altında.

Büyük eski evler hâlâ Malta’da. Merdivenler yerli yerinde, korkulukların oturduğu taşlar da öyle. Ama girdiğim hiçbir evde o köşe dolu değildi.

Ben de karakteristik bir tarihî evde oturuyorum, hem de ikinci kez. Bu yazıyı yazarken kendi merdivenimin dibine indim, korkuluğun oturduğu taşa baktım. Heykel yok elbette. Ama o köşeye bir daha aynı gözle bakamıyorum.

Evinizde varsa, dedenizin ninenizin evinde hatırlıyorsanız, bir antikacıda gördüyseniz, bir müzenin deposunda karşınıza çıktıysa, ya da yalnızca “Bizim ailede bundan söz edilirdi” diyebileceğiniz küçücük bir hatıranız bile varsa, yorumlarınızı beklerim.

Son Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz