Salvatur

Evimizin bulunduğu sokak trafiğe kapalı. Girmek yasak değil, sadece zor: iki yanı duvar, bir araba ancak yavaşlaya yavaşlaya sığıyor. Yaz akşamları komşular sandalyelerini kapılarının önüne çıkarıyor, sokak o zaman bir odaya dönüşüyor.

Ev küçük. Girişte, ayağınızın altında, üstü zemin camıyla kapatılmış bir kuyu var. İlk zamanlar üstüne basmaya çekinirdim. Merdivenin altında duş ve tuvalet, üç kat yukarıda bir teras. Ev sahibimiz evin dört yüz yıllık olduğunu söylemişti. Kaç yıllık olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, burada bizden önce insanların yaşadığı ve onlar hakkında hiçbir şey bilmediğimdi.

4 Ağustos akşamı Baturalp sekiz buçukta uyudu. Aşağı indim. Bugün Lija’nın festası, dışarıda havai fişekler patlıyor, bir kulağım yukarıda. Mahir’le laflıyoruz, ben bir yandan yarının haber gündemine bakıyorum.

Mahir park yeri bulamamıştı. Arabayı komşununkinin arkasına, sokağın ortasına bırakmıştı. Akşam boyunca kapı birkaç kez çaldı: kimi arabasını çıkarmak istedi, kimi koymak. Mahir her seferinde indi, arabayı çekti, komşu geçince yine öylece bıraktı.

Saat onu geçiyordu. Kapı yine çaldı.

Kalkmadım. Ekrandan başımı bile kaldırmadım. Mahir, dedim. Yine arabayı isteyeceklerdir.

Kapıdan konuşma sesleri geliyordu. Uzun sürüyordu. Araba meselesi bu kadar uzun sürmezdi.

Sonra bir cümle duydum.

Ben 84 yıl önce bu evde doğdum.

Kapıya çıktım. Yaşlı bir adam duruyordu. Beni görünce cümlesini tekrarladı, ilk kez söylüyormuş gibi. Köşedeki kırmızı kapılı evde oturan Helen’e uğramış, Helen git direkt kapıyı çal demiş, o evdekiler çok iyidir demiş.

Lütfen içeri buyrun, dedim.

Durdu. Gerçekten girebilir miyim, dedi. Beni içeri mi davet ediyorsunuz?

Doğduğu evin eşiğinde izin bekliyordu.

Girdi ve durdu. Başını kaldırdı. Odayı bir kerede değil, parça parça gördü. Bakışı bir noktaya takılıyor, orada bir süre kalıyor, sonra yer değiştiriyordu. İç çekti. Sonra bir daha.

Çok değişmiş, dedi.

Sonra değişenleri saymaya başladı ve ev iki tane oldu. Biri bizim oturduğumuz ev. Diğeri onun anlattığı ev, aynı duvarların içinde.

Şurası açık değildi, dedi. Duvar vardı, kapı vardı. Merdivenin altını gösterdi, şimdi duş ve tuvaletin olduğu yeri. Mutfaktı. Annem burada yemek yapardı.

Girişteki kuyuya baktı, camın üstünden. Ah, dedi. Tulumba vardı.

Tekli berjerlerden birine oturdu. Mahir, Türk çayımız var, ikram etmek isteriz dedi ve doldurdu.

Adını sordum. Salvatur, dedi.

Bugün benim doğum günüm.

Dışarıda havai fişekler devam ediyordu. Her yıl festa günü benim doğum günüm, dedi. O yüzden her yıl Lija’ya gelirim.

Otuz dört yıl yaşamışlar bu evde. Kaç kişiydiniz, dedim.

Ablam var, doksan yaşında. Bir de abim vardı. Olağanüstü bir centilmendi.

Vefat etti.

Gözleri doldu. Ama gözü hâlâ evdeydi, konuşurken bile duvarları taramayı bırakmıyordu. Duvarların dili olsa da konuşsa, dedi.

Sonra anlatmaya başladı ve anlattıkça ev geri geldi.

Pencerenin önünü gösterdi, şimdi mutfak lavabomuzun olduğu yeri. Bisikletimi buraya koyardım. Hemen yanındaki köşeyi gösterdi. Babam hep burada otururdu. Merdivenleri gösterdi: özel günlerde kırmızı halıyla kaplarlarmış, halının kenarlarını uzun çubuklarla basamaklara tutturarak.

Bir gün, çocukken, üçüncü kattaki terasta topla oynarken top yağmur borusunun içine kaçmış. Aramışlar, bulamamışlar, unutmuşlar. Kış gelmiş. Su boruda birikmiş, üst kata taşmış. Merdivenlerin üstünü gösterdi. Buradan bir yerden su boşandı, dedi. Babam çok kızdı. Ne yaptınız buraya, ne yaptınız buraya, deyip durdu.

Anlatırken gülüyordu. Yetmiş küsur yıl sonra hâlâ babasından çekiniyor gibiydi.

Çocuklarınız var mı, dedim. İki kızım var, dedi. İki de kız torunum.

Eşini sormadım. O da söylemedi.

Bir daha gelirsem, dedi, bu evde çekilmiş fotoğraflarımızı getiririm.

Sonra durdu. Hatta, dedi, telefonumda bir tane olmalı.

Aradı. Buldu. Bana uzattı.

Siyah beyaz bir fotoğraf. Şu an mutfak tezgâhımızın durduğu yerde hoş bir büfe duruyor. Büfenin önünde bütün aile dizilmiş: annesi, babası, kız kardeşi, abisi. Hepsi kravatlı. Hepsi çok şık. Hepsi gülüyor.

Telefon elimdeyken başımı kaldırıp aynı yere baktım. Orada bizim tezgâhımız vardı, üstünde akşamdan kalanlar.

Komşulardan konuştuk. Bu sokakta ne kadar ev varsa hepimiz tek bir aileydik, dedi.

Ben de Lija’yı ne kadar sevdiğimi anlattım. Mary, Melanie, Helen, Terezza, Josephin. Hepsini tek tek saydım. Burada kendimi gerçekten evimde hissediyorum, dedim.

Söyledikten sonra kime söylediğimi düşündüm.

Bugün benim doğum günüm, dedi yine. Ve burada olduğuma inanamıyorum. You made my day. Rüyalarımda kendimi bu evde görüyorum.

Çayını içti. Müsaade istedi. Kapıya kadar yolcu ettik. Yine geleceğini söyledi.

Kapıyı kapattık. Sokak akşamki gibiydi. Araba hâlâ yanlış yerde duruyordu.

Mahir’le göz göze geldik. İkimizin de gözleri doluydu. Gülümsedik.

Sonra yukarı çıktım. Baturalp uyuyordu. Havai fişekler hâlâ patlıyordu, uyanmamıştı.

Fotoğrafları getireceğini söylemişti…

Son Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz